Kitap Koala’nın Kurucusu Umut Kısa İle Röportaj

Radyo Cazkolik’de Tunçel Gülsoy’un moderatörlüğünde kurucumuz Umut Kısa’nın 05 Mart 2020’de röportajı vardı. Dinlemek isteyenler Caz Kolik‘de dinleyebilirler. 

T: Yaşamın Aydınlık Yüzü’ne hoş geldiniz. Ben Tunçel Gülsoy, bugün stüdyoda güzel bir konuğum var: Dr. Umut Kısa. Ben ona Umut diyorum ama artık doktor lakabı da var. Onunla ilgili söylemem gereken bir diğer şey de, Türkiye’deki usta koçlardan biri olduğu. Umut aynı zamanda benim meslektaşım. Üstelik o 5 numaralı koç, ben 6 numaralıyım. Bu iş nasıl oldu bilmiyorum. Böylece kıskançlığımı da beyan ettim.

U: Kıskançlık bazen iyi bir duygudur. Sahip olma isteğini de doğurabilir. Çok teşekkür ediyorum çağırdığınız için.

T: Rica ederim. Ben seni çağırmaktan dolayı çok büyük memnuniyet duydum. Çünkü geçenlerde Kitap Koala’yı görmeye gittim. Eşim de gitmiş, muhakkak görmemi söyledi. Ben de fırsat bu fırsat gidince seni de görebilir miyim diye düşündüm. Kapıdaki arkadaşa sordum, yukarıda deyince ofisindesin zannettim. Bu arada harika kahve yapıyorsun. Neydi o kahvenin adı?

U: Sanıyorum latte macchiato.

T: Kahveyi Umut seçti, sohbet ettik. Kitap Koala çok hoş bir yer. Öncelikle hoş geldin. Bugünkü müziklerin hepsini Umut seçti. Bunların bir kısmını biliyorum, bir kısmını bilmiyorum. Sohbete başlamadan, programa müzikle başlayalım. Belki müzik bu programın havasını da belirler. İlk parçamız kimden geliyor?

U: Stromae, bir Fransız sanatçı. Fransa’da uzun bir süredir çok popüler. Şarkısının adı Papaoutai, anlamı ise “Baba neredesin”. Ben herkesin şarkıyı öyle dinlemesini isterim. Babası olmayan bir çocuk babasının yanında olmasını istiyor. Benim çok sevdiğim şarkılardan bir tanesi.

T: Yaşamın Aydınlık Yüzü’ne tekrar hoş geldiniz. Bugün hem meslektaşım hem arkadaşım Umut Kısa ile birlikteyim. Çünkü ortada bir kitapevi var. Kitapları seven, gönlünü kitaplara adamış genç bir insan var. Onun seçtiği ilk parça da Stromae Papaoutai, ben de öğreniyorum sayesinde. Baba neredesin diyor. Benim rahmetli babam artık burada değil, fakat bu şarkıyı dinlerken de aklıma bazı anılar geldi. Bir gün babamla Galatasaray’ın maçından çıkıyorduk. Galatasaray 2-0 mağlup olmuştu. Ben de çok kızmıştım, çünkü Galatasaray çok güzel oynamıştı. “Baba, haksızlık bu” dedim. Bana baktı, “Bak” dedi, “Tabelaya bak, ne yazıyor?” Karşı takım 2, Galatasaray 0. “Oğlum, hayatta Hatice’ye değil, neticeye bakacaksın. Netice de bu”.

U: Baba çok önemli bir figür hepimizin hayatında. Ben de babamı kaybedeli 3 yıl oldu. Sanırım insanın ara ara anması da gerekiyor.

T: Ben birçok şeyde anıyorum. Birçok şeyi daha iyi anlıyorum belki de. İnsan yaşı ilerledikçe daha iyi anıyor ve daha iyi anlıyor. Bazen ona sorardım “Baba neden bu kadar endişeleniyorsun?”. Şöyle derdi: “Sen de baba ol, o zaman anlarsın”. Sonra biz de baba olduk, sonra da dede olduk. O zaman daha iyi anladık. Biraz kendinden bahseder misin? Kimdir bu Umut Kısa?

U: Birçok farklı yerde soruluyor ve “Kimdir Umut Kısa?” sorusuna yanıt vermekte çok zorlanıyorum. Bizim standart anladığımız mesleklerden birini seçmek çok zor bu soruya cevap verirken.

T: Aslında onu sormuyorum. Ruhsal boyutta kimdir diye sormak bana daha doğru geliyor.

U: Zaten ne yaparsanız yapın, benden bir meslek de çıkmıyor. İş ile meslek arasında, sunulan katma değer arasında fark var. Charles Dickens’ı hepimiz biliriz. Sanırım İngiliz yazarlar arasındaki en arabesk isimdir kendisi. Yani bütün kitaplarına baktığınızda hep Kemalettin Tuğcu tadında yetim bir çocuk, yatılı okul, acılar içerisinde bir hayat yaşamış. Fakat Dickens’ın enteresan bir hikayesi var. Charles Dickens ölüyor ve mezarında bir iple birbirine bağlanmış, sokaktan toplanmış çiçekler buluyorlar. Bu bana şunu düşündürüyor; bu çiçekleri sokak çocuklar götürmüş. Yani sokak çocuklarına umut olmuş Dickens. Bence bu önemsiz bir şey değil. Çünkü çoktur sokak çocuğu olup da gelecekte hayata büyük katma değer yaratmış insanlar. O insanlar, Dickens gibi insanlardan etkilenmişler. Ben de şöyle bir hayal kuruyorum. Bu benim için bir vizyon. Varsayalım ölüyorum. Bir mezar var.

T: Acele etme!

U: Yok, acele etmiyorum ama o vizyon beni canlı tutuyor. Birkaç tane köpek gelmiş. Hachiko’daki gibi. Bir köpek var mezarımın başında, insan bile yok. O yüzden Umut kimdir dediğinde cevap şu; o mezara doğru giderken yapacağı şeyleri hayal eden kişi. En azından bugünkü vizyonum bu. Yarın ne olur bilmiyorum. Fakat şu anda o mezara doğru giderken yapacağım yolculuğu hayal eden biriyim.

T: Burcun ne peki? Bari güncel bir şey sorayım.

U: Burcumu söylediğimde insanlar “Hayır, sen olamazsın” diyorlar ama ben balık burcuyum. Balık çok duygusal bir burç olduğu için insanların sizi sürekli ağlarken görmeleri lazım. Beni kimse pek ağlarken görmüyor. Ben de rahatlayacaksanız yükselenim boğa diyorum; bu girişimlerin arkasında belki yükselenim vardır. Burcumu da çok seviyorum bu arada. Hatta oğlumun balık burcu olmasını çok istemiştim ama bir iki günle koç burcuna geçti.

T: Çocuklar kendi seçtikleri burç oluyorlar. Bu bir, ikincisi çocuklar kendi seçtikleri mesleği yapıyorlar. Senin için ne hayal ediyorlardı küçükken?

U: Şunu söyleyeyim, babam alkol kullanan, hatta alkolik diyebileceğim, kumar oynayan, eve icra getiren biriydi, çok örnek bir baba modeli olarak tanımlanamazdı bu toplumda. Ben onu çok seviyorum, bütün bunların hiçbiri önemli değil benim için. Çok önemli olan bir tek şey verdi bana; hiçbir psikoloji kitabına, rehberlik kitabına göre örnek bir baba olmayan bu kişi, bana hayrandı. Oğluna hayrandı. Oğlunun her şeyi yapabileceğini düşünüyordu. Hatta basit bir örnek vereceğim size. Bunu hiçbir yerde anlatmadım daha önce. Abimle aynı okuldayız. Bir kız da abim ona laf attı diye şikayet etmiş. Tabi o zamanlar laf atma önemli bir disiplin suçu, şimdiki gibi değil. Abim disipline verilmiş. Bu arada kız da çok haşarı olarak bilinen kızlardan bir tanesi. Abim de hayatınızda görebileceğiniz en munis, hiç kimseye bir şey söylemeyecek biri. Babamı disipline çağırıyorlar. Oğlun kıza laf atmış bu yüzden disiplin cezası vereceğiz diyorlar. Babamın cevabı şu: “Yani, Umut yapar ama Uğur hayatta yapmaz.” Onun düşüncesi, Umut her şeyi yapabilir. Pozitif anlamda, Umut özgüvenlidir, bir kıza gidip böyle bir şey yapabilir. Ama Uğur bunu yapamaz. Babamın gözündeki Umut’un başaramayacağı hiçbir şey yoktur. Bence bu, bir ebeveynin gidebileceği en üst nokta. Bana karşı hiç yargılayıcı değildi, ne yaparsam gülerdi. Annemle birlikte, sesimin güzel olduğunu düşünen iki insandan biriydi. Kız kardeşim ben şarkı söylediğimde susturmaya çalışırdı. Dolayısıyla, çok gurur duyuyorum öyle bir babam olduğu için. Çünkü o da ben oğlu olduğum için her an gurur duydu, bunu biliyorum. Ama tekrar söylüyorum, toplumun gözünde birçok açıdan kötü bir baba olarak değerlendirilebilir. Ben o yüzden insanlara şunu diyorum; bence bir çocuğa verilmesi gereken en güzel şey, o çocuğa olduğu kişi için hayran olmak, o çocuğa sahip olduğun için gurur duymak. Gerisi yerli yerine o kadar hızlı bir şekilde oturuyor ki, en önemli şeylerden biri olarak bunu görüyorum. Bilmiyorum, bu konuya nereden geldiğimi şimdi düşünmeye başladım.

T: O halde biraz müzik çalalım. O arada belki biraz düşünürüz. Müzik Dolly Parton’dan geliyor, meşhur şarkısı Jolene.

U: Bu parçada çok sevdiğim şey, Jolene’e yalvaran bir kadın var ve ona şunu diyor: “Yapabilecek olsan bile kocamı benden alma”. Yani, gücünü bilgelikle kullan; başkasının hayatını mahvetmek için değil. Bu yüzden bu şarkı beni çok etkiler.

T: Sen gücünü nasıl kullanıyorsun?

U: Umarım iyi bir şekilde kullanıyorumdur. Çünkü yağmur damlaları selden sorumlu olduklarını bilmezler. Yani ben de hangi kötülüğün bir parçası olduğumu bilmiyorum zaman zaman. Dolayısıyla ne kadar farkında olursam o kadar fayda yaratan bir yerde olmak istesem de, o kadar bilmediğimiz kötülükler yapıyoruz ki; mesela bir kötülüğe sessiz kalarak ya da oy kullanmayarak ya da zamanında ses çıkarmamız gereken şeylere ses çıkarmayarak. Eminim bu dünyada olan birçok kötülüğün içinde benim de payım vardır.

T: Bir de işin öbür tarafına, iyilik tarafına bakalım. Din kitapları derler ya, iki melek var, biri sağda, biri solda. Umut Kısa bu dünyada hangi iyilikleri yapıyor?

U: Umut Kısa ekibiyle beraber bir şeyler yapmaya çalışıyor. Birçok distopya var. Distopyaların çoğunluğunda bir tane şirket deli gibi zenginleşir, sonra da dünyayı kendi istediği gibi yönetmeye başlar ve dünyaya kötülük yapar. Bunun tersi de mümkün olabilir mi diye düşündüm. Acaba bir şirket tam tersine güçlenip distopya yaratmak yerine ütopya yaratacak kaynakları seçebilir mi? Çünkü kapitalizm çok güçlü bir şey. Belki de dünya var olduğundan beri kapitalizmin de var olduğundan bahsedebiliriz. Marx’ı rahatsız eden şeylerden biri, artık değerin patronun cebine gitmesiydi. Peki, ya bu artık değer doğaya geri dönerse? O zaman Marx bundan rahatsız olur muydu? Çünkü kapitalist eleştiride hep emeğin sömürülmesinden ve karın patronun cebine gitmesinden rahatsızdı. Ama ben bunu değiştirecek bir plan hazırlayabilirim. George Lucas’ı bilirsiniz, Star Wars’u hazırlayan kişi. Ona soruyorlar, “Dark Side ya da Jedi derken ne kastettin?”. O da diyor ki, iyiyi ve kötüyü kastetmedim aslında. Dark Side derken sadece kendi çıkarlarını düşünen insanları, Jedi derken de başkalarının çıkarlarını düşünen insanları kastettim. Şimdi kendi düşüncemi anlatıyorum. Bence insanların %95’i Dark Side’da. %5 gibi bir grubu da Jedi grubuna alabiliriz. Dünyada dernekler ve vakıflar var. Bunlar %5’lik kesimin kaynaklarıyla tüm dünyaya iyilik yapmaya çalışıyorlar. Mümkün değil, başaramayacaklar. Çünkü %5 ile dünyanın bütün sorunlarını çözme şansına sahip değilsiniz. Bunun için herkes katkıda bulunmak zorunda. Madem durum böyle, ben dernek ve vakıflara kaynak ayıran %5’lik kesimin değil,  %95’lik kesimin iyilik yapmasını nasıl sağlarım? Şöyle, onlara faydalı olacak şeyler yaratıp, mesela en iyi kitabı onlara en hızlı şekilde satarak, bu işin karını aktarırsam %5 değil, %95’in kaynakları dünyayı değiştirmeye aktarılabilir diye düşündüm. O yüzden vakıf ve derneklerin dünyaya asla çözüm olamayacağını, zenginleşen ve kaynak yaratanların hep şirket olacağını, ve eğer şirket olacaksa benim dernek ya da vakıf değil, bir şirket kurmam gerektiğini ve karını da benim örneğimde hayvanların tedavisine aktarmam gerektiğini düşündüm. Bunun başka örnekleri de kurulabilir. Koskoca bir şirket düşünün, tüm karını lösemililere aktarıyor. Koskoca bir şirket düşünün, tüm karını kadınlara aktarıyor. Koskoca bir şirket düşünün, tüm karını eğitime aktarıyor. Dernek ve vakıflara ihtiyaç yok, dünya artık kendi kendine dönebilecek bir yer. Kaynakları doğru yere aktarmak gerekiyor. Bu yüzden Kitap Koala kuruldu.

T: Kurşun gibi konuşuyorsun. Kullandığın her kelimeyi on defa kafamda tartıyorum. Çok güzel konuşuyorsun ve çok enteresan bir perspektif sunuyorsun. Kitap Koala’yı da çok güzel anlattın. Ama biraz müzikle düşünmeme izin ver. Şimdiki şarkımızı anlatır mısın?

U: L`Accordéoniste, Fransa’da bir sokak köşesinde devamlı akordeon çalan bir adam ve bu şarkıyı yazdığı kişi, aşık olduğu bir fahişe aslında. Fakat o gün şarkıyı yazdıktan sonra savaşa gidiyor ve bir daha geri dönemiyor ve ölüyor. Asla kavuşamadıkları bir aşk.

T: L`Accordéoniste, Edith Piaff’ın güzel sesinden geldi. Umut’un bugün için seçmiş olduğu üçüncü parçaydı. Bana çocukluğumu hatırlattı. Edith Piaf çocukken sesine hayran olduğum bir insan. Bu şarkı beni düşüncelere itti. Demin söylediğin şeyler de aynı şekilde.

Enteresan bir perspektif. Çünkü biz Türkiye’de güçlü STK örgütleri ve liderler yetiştirmek istiyoruz. Söylediklerin beni düşündürdü. Aslında bence her ikisini de yapmak mümkün. Çok yakın bir arkadaşım var. Ben onunla çalıştığım zaman koç değildi, koçluk eğitimi almıştı. Çok iyi şartlarda çalıştığı bir işi vardı ve işini bıraktı. Niye bırakıyorsun diye sordum. İnsanlara dokunamıyorum dedi. Ve koçlar ordusuna katıldı. İnşallah başarılı olacak. Yani bazen dünyayı farklı bir şekilde görmek gerekiyor.

Şimdi gelelim tekrar Kitap Koala’ya. Kitapevi Şakayık Sokak’ta Numara 40. Çok hoş, kocaman bir yer. Ön tarafı kitapevi, kafe kısmı arka tarafta. Halbuki kafe kısmı ön planda olabilirdi. Ama Umut bana dedi ki, hayır biz esas olarak kitabı ön plana çıkarmak istiyoruz.

U: Kafedeki kitapevi değil, kitapevindeki kafeyiz biz.

T: Amerika’da çok sevdiğimiz Barnes & Noble var. Orada da kafe var ama kitapevi içinde minik bir alan, senin dediğin gibi.

U: Bu arada Nişantaşı’ndaki yere de Türkiye’nin birçok yerinden gelenler var, çünkü inanamıyorlar. Bir insan nasıl olur da bu yüzyılda kitapevi açar? Çünkü Amerika’da kapanıyor, Türkiye’de kapanıyor. Dünyanın her yerinde kapanan bir kültür. Geçenlerde biri bana “Umut sanırım sen tersine inovasyoncusun” dedi. Her şey dijitalleşirken yayınevi kurdun. Herkes kitapevi kapatırken kurdun. Şu an açıklamadığım bazı yeni girişimler var. Onlar tersine girişimde iyice zirve yapıyor olacaklar.

T: Amerikalıların buzzword dediği klişe laflar var. Mesela dijitalleşme her yerde konuşuluyor. Benim Boğaziçi’nde çok sevdiğim bir arkadaşım var aynı zamanda beraber korodayız. Diyor ki “Tuncaycığım, dijitalleşme tamam ama bütün kitapları her şeyi internete koysak da kim okuyor?”. Sorun şu; araçları ve amaçları karıştırmamak lazım. Amaç okumak ve öğrenmek. Dijitalleşme sadece bunu kolaylaştıran bir araç, amaç değil. Ama insan onu farkında olmadan amaç haline getiriyor. Ama insanlar okumadığı sürece dijitalleştirmenin ne anlamı var? Peki, bu Kitap Koala’nın hayvanlarla ilgili bir tarafı var, şimdi gelelim o tarafa.

U: Şirketin karını kim alıyorsa, aslında patronlar onlardır. Eğer bir şirketin bütün karı sokak hayvanlarının tedavisine akıyorsa, bu şirketin patronu kimlerdir?

T: Hayvanlardır.

U: Biz de öyle diyoruz. Kitap Koala bu yüzden sokak hayvanlarına ait bir yer. Bu bazen soruna yol açıyor. Mesela Kitap Koala milli bayramları kutlamaz ya da milli konuları önemsemez. Anneler gününü kutlayabilir, çünkü bu evrensel bir gün, hayvanların da annesi var. Böyle kararlar alırken hayvanlar bu duruma nasıl bakardı felsefesiyle karar alıyoruz. Bazen siyasi parti yaklaşıyor, çünkü ilgi alanına girebiliyor. Çünkü ciddi bir etkileşim seviyesi var. Biz diyoruz ki kusura bakmayın bu şirketin sahipleri sokak hayvanları, “Biz siyaseti önemsemiyoruz” diye cevap verdiler. Biz böyle deyince onlar da kırılmıyor. Amacımızı da anlıyorlar. Bizim karar vermemiz için çok net bir kutup yıldızı var.

T: Bakalım, sokak hayvanları bir sonraki parçamıza ne diyecek?

U: Çok beğenecekler.

T: Lenka – The Show. Bunun bir öyküsü var. Ne anlatıyor?

U: Benim için şöyle bir önemi var. Hayatın bir şov olduğunu ve ne kadar katılmak istersen o kadar katılabileceğini anlatıyor. Şarkının sonunda “I want my money back” diyerek parasını geri istiyor. Umuyorum herkes de sevecektir.

T: Şaşkınlıktan küçük dilimi yutacağım. Umut’la konuşmak çok zormuş. Biraz önce bir arkadaşımla düşünme üzerine konuşuyorduk. O da üniversitede ders veriyor. Kimse düşünmeyi sevmiyor dedi. Kahve arasında bir şirketin IK müdiresi geldi. Dedi ki “Tuncay bey, size bişey söyleyeceğim. İnsanlar ‘Tuncay bey bizi sürekli olarak düşünmeye zorluyor. Biz oturup dinleyip ondan bir şeyler öğrenmek istiyoruz’ diyorlar”. Bütün koçluk hayatımda en kırıldığım, üzüldüğüm andır. Biz hakikaten Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya çalışıyoruz diye düşündüm.

U: Medeniyet Üniversitesi’nde ders veriyorum. Gençlere soru sorduğumda cevap alamıyorum. Düşünmeyi giderek bırakıyor muyuz diye bir endişem var.

T: Peki, bu iş nereye gidiyor? Bir kendi yayınlarınız var ve başka kitaplar da var, çok zengin bir seçki var. Bir felsefe kitabı vardı, onu bana ayır!

U: Büyük mağazaları düşünün, içeri girdiğinizde ilk on listesi görürsünüz. İlk on listesi mağaza toplam satışlarının yüzde atmış ile yetmişini oluşturur. Burada insanların gözünün önüne sadece birkaç tane sığ seçeneği koyuyor olabilirsiniz. Bunlar düşünmeyi seven insanların almayacağı seçenekler. Kitap okurken şöyle bir alışkanlığımız var, ve bu en entelektüeli için de geçerli. Çünkü insanlarla konuşuyor ve bunu anlıyorum. İnsanlar genellikle kendi düşüncelerini doğrulayan kitapları seviyorlar. Hatta “İşte ben de böyle düşünüyorum” diye okuyorlar. Bunun onları neden heyecanlandırdığını anlamıyorum, çünkü yeni bir şey öğrenmiyorlar. İdeolojik bir tarafım yok, siyasetle hiç ilgilenmem. Siyaset okudum, o yüzden ilgilenmiyorum. Ama solcular solcu gazeteleri, sağcılar sağcı gazeteleri okur. Solcunun solculuğu, sağcının sağcılığı gelişir. Kimse bir şey öğrenmiyor. O yüzden biz dedik ki, böyle bir şey yapmayalım. Türkiye’de bulunabilecek en yüksek kitap sayısına ulaşalım. 300.000 tane kitap ismi var Türkiye’de, bunun 170 bini aktif. 130 bini çoktan ölmüş, yani basımı tükenmiş. 170 binin de 120-130 bini çöp. Kalan 50 binin ne kadarını sığdırabiliriz diye konuştuk, tür olarak 30 binini sığdırabildik. Şimdi neredeyse bir fuara gitseniz bulabileceğiniz kitap adı kadar kitap adı var Kitap Koala’da. Bizde kitapların hep sırtını görürsünüz. Sırtını görünce insanlarda kütüphaneye mi geldik hissi oluşuyor. O yüzden Kitap Koala’daki his, kütüphane hissi. İnsanlar sessiz konuşuyorlar. Çünkü kütüphane kültüründen gelen insanların da geldiği bir yer haline geldi Koala. Her tür kitap var. Uluslararası bölüm de var, İngilizce kitaplar da. Kitapseverler çok sevdiler, enerjisini çok olumlu buldular. Hatta sizin eşiniz de anladığım kadarıyla pozitif yorumlarda bulunmuş.

T: Bana o söyledi. Bizim evdeki esas kitap kurdu o.

U: Benim de ona karşı uzaktan hayranlığım var.

T: Benim neslim, biz çok kitap okuyarak yetiştik. Şimdiki nesilde aynı şey olur mu bilmiyorum. Okuma alışkanlığı geri döner mi?

U: Umarım olur. Bu arada nereye gidiyor sorusuna cevap vermediğimi fark ettim. Her gün yeni bir fikirle uyanıyorum. Hiç durmuyor. Ama yavaş yavaş olgunlaştırmaya başladığım bir düşünce var o da şu; her kitapevinin bir tane veteriner kliniğini finanse etmesini istiyorum. Mesela Nişantaşı’ndakini mağaza karşılayacak. Bu model başarılı olursa aynı şeyi Ankara’da, İzmir’de, Diyarbakır’da da yapacak. Hatta bir noktada insanlar da bizi davet edecek. Gelin bizim şehrimizde de kitapevi ve ücretsiz veteriner kliniği açın diyecekler. Bu arada ücretsiz klinik sadece sokak hayvanları için olacak. Biz de onlara diyeceğiz ki, belediyenize ısrar edin, belediyeniz bize bir yer sağlasın, biz ücretsiz kliniği orada kuralım. Bunu da siyasi olarak belediyeler oy isteyeceği için, halk da bizi isteyeceği için belki bir gün Türkiye’nin her yerinde bir kitapevi ve o kitapevinin finanse ettiği bir veteriner kliniği olacak. Bu bana o kadar rüya gibi geliyor ki. İnsanlar bunun büyüsünü gerçekten fark edebilselerdi, Kitap Koala dışında bir yerden alışveriş yapabileceklerini bile düşünemiyorum. Vicdanları dayanmaz buna. Bana Koala’dan almamak dünyaya ihanet etmemek gibi gelirdi. Bu projenin dünyayı kurtarabilecek ve kapitalizmi çok farklı şekilde çalıştırabilecek bir proje olduğuna inanıyorum. Ama insanlara ihtiyacı var.

T: Dünyada yaşadığımız bu büyük karmaşa. İnsanlar soruyor neden liderler böyle, neden ülkeler çok çapsız liderler tarafından yönetiliyor? Şu ortaya çıkıyor: Sanayi devriminin ortaya çıkardığı komünizm, sosyalizm, kapitalizm insanların ihtiyaçlarına cevap vermiyor. Değişmek zorunda. Dinler değişiyor. İslamiyet’te birçok şey değişti. Kapitalizmde de değişecek. Senin dediğin bambaşka bir model. Karşılıklı bağımlılık denen bir kavram var. Ben çok rahatım ama sen değilsin. Senin rahatsızlığın er ya da geç beni vuracak. Mesela korona çok adil, fakiri de vuruyor, devlet başkanını da.

U: Doğa mevkilerle ilgilenmiyor.

T: Bu bir uyanış. Bilimi geliştirmemiz lazım. Ben de merak ediyorum. Korona ne yaratacak? Dünyada herkes birbirine bağlı. Plastik çöpler dönüp dolaşıp bize gelecek. Umut’un güzel parçalarına dönüyorum. Eminem’den geliyor, yanında Rihanna var. Love the way you lie.

T: Yaşamın Aydınlık Yüzü’nde bir yolculuğa çıktı ki değmeyin gitsin. Kendimi Alice’in Harikalar Diyarında gibi hissediyorum. Bilinçaltı bir yolculuk, Koala’nın hikayesi bu. Biraz da kahvelerden bahsedelim. Kaç çeşit kahve var?

U: Aslında olabildiğince sade tutmaya çalıştık. Türkiye’de böyle bir kültür var. Kahve konusunda çok zincir bir marka düşünün. Onlarda bir macchiato var. Müşteri geldiğinde siz ona ne kadar İtalyan orijinalini bile verseniz, ama macchiato bu değil ki diyor. Çünkü o diğer firma macchiatoyu böyle yapmıyor. Aslında bir derecede o zincir kültür normalde kahve olmayan bir şey ortaya koyuyor ve insanlar onu kahve sanmaya başlıyorlar ve bir süre sonra gerçek kaliteyi gördüklerinde “aa bu macchiato değil ki ama” diyorlar. Bu benim kahve ile ilgili ilginç tecrübelerimden bir tanesi. Ben kahveci değilim. Ama barista olmayı seviyorum. Ben arabalara ve motosikletlere düşkün bir adamım. Motorlar benim için çok önemli. O makineye baktığımda da aynısını görüyorum. Makinenin içinde iki tane kaşık var. O kaşıkların içine bir şeyler koyuyorsunuz, onları bir şeylerle karıştırıyorsunuz. Tabi devamlı tadamıyorsunuz. Çünkü kahve çok güçlü bir tat ve bir kez tattığınızda aradan uzun bir zaman geçmesi gerekiyor ki yeni bir tat alasınız. Makine çok yaşayan bir şey ve o makinayla bir gün yaşarsanız farklı bir aşk ilişkisi içine girme şansınız var! Bilmiyorum, bende mi öyle ama etkiliyor beni en azından.

T: Valla ben içtim çok güzeldi.

U: Teşekkür ederim, afiyet olsun.

T: Şimdi gelelim o kitap evinde benim çok ilginç bulduğum bir kitaba: Seninle Başlamadı. Bu senin kendi yayınlarından bir tanesi, editörü olduğun bir eser. Ve biraz bu eserden bahsetmeni istiyorum, çünkü önce kayınbiraderimde gördüm bu kitabı. O bize haber verdi, sonra eşimle aldık okuduk. Çok ilginç bir açıklaması var: Bazı açıklayamadığımız şeylerin belki de geçmişten geldiğini bugüne kadar düşünememiştik. Kitabı sen yazmadın, ama biraz kitaptan bahset lütfen.

U: Tabi, bu arada kitap son beş yıldır çok satanlarda. Tereddütsüz şekilde devam ediyor. Sanırım Türkiye’de en çok hediye edilen kitap. Çünkü bir şey öğrendiğimizde çevremize destek olmaya, onları kurtarmaya çalışıyoruz. Bence içimizde çok iyiyiz. Kötülük yaptığımızda farkında olmuyoruz. Kitabın yazarı benim hocam, Mark Wolynn. Yıllar önce, 2010’larda onunla tanıştım. Devamlı Kaliforniya’ya gidip geliyordum ve tüm servetimi eğitimlere harcıyordum. Bu belki de hayatımda yaptığım en doğru şeylerden bir tanesi, çünkü ben ilk eğitim şirketini kurdum ve insanlar telefon açıp şunu soruyorlardı: “Eğitim ücretli mi?”. Çünkü biz eğitimin ücretli olmasına bile alışkın değildik. Eğitim devlet tarafından verilen, sizi yontması gereken bir şeydi ve bir devlet politikasıydı. Eğitimin özel olarak verilebileceği hissi bile sonradan gelişti. Ben o kadar zeki, süper kapasiteli insanlar gördüm ama eğitim almaları gerektiğinin farkında bile değiller. İlerleme ve iletişim yeteneklerini geliştirmeleri gerektiğine dair hiçbir fikirleri yoktu. O dönemde uzun yolculuklara çıktım, 6 ay 7 ay süren yolculuklarda farklı yerlere gittim. Mark, eğitim aldığım kişilerin en değerli olanlarından birisiydi, hatta o dönem Huffington Post’ta dünyanın en dönüştürücü beş insanından biri seçilmişti. Kitabın çıkmasını bekliyordum. Ben mesaj attım bu kitabı istiyorum dedim ve Türkiye’de birinin kitabın üzerine opsiyon koymuş olduğunu öğrendim. Mark o sıralarda tanınan biri değil. Sadece Amerika’da Kaliforniya bölgesinde bilinen biri. Türkiye’de kimse bilmez. Opsiyon koyan yayınevi bir süre sonra biz bu kitabı almayacağız diye geri dönmüş. O benim için bayramdı tabi. Yurtdışıyla zaten sürekli iletişim kuruyorum. Diyorum ki, bu kitabı benim yayınlamam lazım. Kitabı aldığımda, içerik çok hakim olduğum bir içerikti zaten. Daha önce eğitim aldığım konuların lanse edildiği kitaplardan birisiydi. Kitap temel olarak bugün yaşadığımız psikolojik sorunların, bizden önceki nesillerden kaynaklandığını söylüyor. Eric Berne, insanın bir yaşam senaryosuna doğduğunu söyler. Fakat ondan önce psikoloji bilimi insanın o yaşam senaryosuna neden doğduğunu söylemiyordu, hep doğduktan sonrasını konuşuyorduk. Ama acaba o yaşam senaryosunda olan bazı şeyler, bugün geçmişe bakarak değiştirilebilir mi? Bu psikolojinin alanına girmiyor. Açık söyleyeyim, Seninle Başlamadı ilk geldiğinde psikoterapistler bayağı burun kıvırıyorlardı. Şimdi psikoterapistlerin de bu kitabı önerdiğini görüyorum ki Mark aslında psikoterapist  değil, dilbilimci ama bulduğu çekirdek dil kavramı psikoterapiyle de örtüşüyor. Gülseren Budayıcıoğlu’nun “kader motifi” dediği bir kavram var, Seninle Başlamadı’da bahsedilen çekirdek dilin aslında aynısı. Tahmin ediyorum Gülseren Budayıcıoğlu da çalışmalarında Mark Wolynn’den etkileniyor.

T: Sıradaki parça What If God Was One of Us. Yani, eğer Tanrı bizden biri olsaydı. Joan Osborne’dan geliyor bu şarkı. Bunun öyküsü nedir, senden dinleyelim.

U: Üniversitede aşıktım. 90’larda aşıkken bu şarkı beni çok etkiliyordu. Hem tınısından dolayı hem de tanrı eğer bizden biri olsaydı, ona aşık olduğumu ve bir şeyler yapması gerektiğini söylerdim. Beni duygulandıran şarkılardan biri.

T:  Umut Kısa’yı duygulandırdık. Kaldığımız yerden devam ediyoruz. En güzel şey insanın hayatında hep yeni bir şeyler öğrenecek kadar merak etmesi. İnsan merakını kaybettiği zaman gerçekten ihtiyarlıyor demektir. Çok güzel bir kitaptı Seninle Başlamadı. İki tane daha kitap var: Pooh’un Tao’su ve Piglet’in Te’si. Bu kitapların öyküsü nedir?

U: Hikayesi enteresan.  Winnie The Pooh’u bilirsiniz. Burada Piglet, Eeyore, Tiger, Pooh, Kanga ve Ru var. Bazı ifadelere göre, bu karakterlerin her biri bir psikolojik rahatsızlığı temsil ediyor. Mesela Eeyore depresyon gibi, Piglet panik bozukluk gibi. Aralarından bir tanesi oldukça bedensel zevklerine dönmüş, bal peşinde olan, hayatı hedonist şekilde yaşayan ve bir çeşit Taoizmi temsil eden ayı karakteri. Her şeye iyi bakıyor ve her sorunu çözmek için çocukça fikirleri var. Mesela yukarıdaki bala ulaşmak için balon yapıp o balonla uçma fikri, fark edilmesin diye kendisini mavi buluta boyamak gibi. Hiçbir fikrinde başarılı olamayan ama her defasında yeni bir fikirle devam eden bir karakter Pooh. Zaten hayat da böyle, ancak gerçek zevkin nerde olduğunu anlamanın sırrı ise basitlikten geçiyor. Kitabı okudum ve bayıldım. O kadar sade ve basit bir dille anlatmış ki. Bu kitabı çevirmem lazım dedim. Ben normalde çevirmen değilim. Daha önce de hiç kitap çevirmemiştim ama kitaba aşık oldum. Bu kitabı kimseye vermek istemedim. Bir de kitapta Pooh’un kendi kendine söylediği tekerlemeler var ve çevirmesi o kadar zor ki. Günlerce uğraşmama rağmen başkasına devretmek istemedim.

Piglet’in Te’si de bir erdem kitabı. İkisi de felsefe kitabı aslında. Piglet’in Te’si erdem felsefesi ile ilgili. Bunlar benim okumaya bayıldığım kitaplardan ikisi. Kitabın girişi de çok güzeldir. Yazar der ki şu anda Pooh bacaklarımdan tırmanıp masanın üstüne çıkıyor ve masadaki kağıtları karıştırmaya başlıyor. Kağıtları yere atmaya başladı ve bu beni çok sinirlendirdi. Pooh bana sordu, dedi ki “Kitabın ne hakkında?”. Kitabımın insanların rahat ve mutlu bir hayat yaşamaları ve öfkelenmemeleri üzerine olduğunu söyledim. Pooh kağıtları daha çok karıştırmaya başladı. “Pooh yapma dedim sana!” diye bağırmaya başlıyor yazar. “Peki, sen kitabından ne öğrendin?” diyor Pooh, yazar öfkelendiği için. Bu anlatım çok hoşuma gitti. Hepimiz duygularla ilgili o kadar çok şey söylüyoruz ki insanlara, şunu yap bunu yapma gibi. Ama kendimizin insan olduğunu unutarak hareket ediyoruz. Bu kitap bana en çok bunu hatırlatıyor. Hayatın basitliğinin nerede olduğuna ilişkin fikir veriyor.

T: Çok anlamlı bir konuşma. Şimdi senin müziklerine dönüyorum. The Script’ten Hall of Fame. Kim bu grup?

U: Script bir grup, Hall of Fame de hayatta neyi elde etmek istiyorsan bunun bedelini ödemek zorundasın diyen bir aşkı. Terlemek zorundasın diyen bir şarkı, bu yüzden bu şarkıyı çok seviyorum.

T: O zaman bu şarkıyı dinlerken seni bir soruyla baş başa bırakmak istiyorum. Sen hayatta hangi başarıya varmak istiyorsun? Hangi bedeli ödeyerek, ne olmak istiyorsun?

U: Bu konuda iki değerlendirme var. Duygusal zeka üzerinde çalışanların tanımladığı bir konu var: hazzın ertelenmesi. Çocuklara soruyorlar, sana bir tane şeker vereceğiz, eğer bunu 1 saat sonra yersen bir tane daha vereceğiz. Ya da istersen hemen vereceğiz ama bir saat sonra başka vermeyeceğiz. Çocukların önemli bir bölümü, hemen yemeyi tercih edecek.

Biz yetişkinleştikçe, daha sonra yiyip hazzı erteleyerek o iki tane şeye ulaşırız. Burada üstünde düşünmemiz gereken iki konu var. Birincisi şu, hazzı ertelemek iyi mi kötü mü? Bu hangi hazzı ertelediğinizle ilgili ve ne için ertelediğinizle ilgili. Ben şöyle diyorum: Bir süre hayatımda belli yetkinliklere ulaşmak için belli hazları ertelemek zorunda kaldım. Ve o hazları ertelediğim için belli yetkinliklere kavuşabildim. Örneğin doktor olmak bunlardan bir tanesiydi. Doktor olmak istiyorsanız, çok fazla bir hazzı ertelemek zorundasınız. Peki, bunun size sonrasında sağladığı hazlar yeterli mi ya da keyif veriyor mu? Bu önemli. Mesela doktora için ertelediğim hazlar çok keyifli değilmiş. O hazları yanlışlıkla ertelemişim. Ama kitap Koala için ertelediğim birçok haz var. Ve o hazlar benim için muhteşem, gerçekten anlam yaratan hazlar. Doktorluk sadece bir title. Doktoranın gereklerini yerine getiriyorsanız, o akademik, bilişsel merak hislerinee sahipseniz ve bunu doldurabilecekseniz anlamı var. Ama bir yandan da o zaman da doktor olmanıza gerek yok. Araştırma merakınız varsa doktor unvanına neden ihtiyacınız var?

Biz hazları unvan için ertelediğimiz zaman çok bir şey elde etmiyoruz. Fakat Kitap Koala’da hazları erteledikten sonra elde ettikleriniz de size o kadar çok haz veriyor ki sonunda bir şey elde edip etmemenizin bir önemi kalmıyor. Geçenlerde biri sordu. Çok yoruldum dedim. Pişman mısın dedi? Yok, değilim dedim. Geçen sene yaklaşık 50’ye yakın hayvanı tedavi ettirdik. Eğer bunlardan 1 tanesini bile tedavi ettirmiş olsaydım yine yaptıklarım boşa gitmeyecekti. O yüzden bu, bir unvan gibi değil. Eğer bir şeyi başarmak istiyorsanız önce ne için hazzı ertelediğinizi düşünmek zorundasınız. Sonuçta ulaşacağınız şey gerçekten o hazzı ertelediğinize değecek mi? Aslında bunu yapmak da çok kolay. Başarmak istediğiniz şeyi elde ettiğinizi düşünün ve hissedin. Bakalım ne hissettirecek size? Hayattan istediğim bu mu deyin ve onun için çalışmaya başlayın ama yaparken bile acı verici olduğu kadar motive edici olması lazım yaptığınız şeyin. Ve yapmak istemediğiniz bir şeyi de yapmayın. Ben kendim için bunu tanımlardım. Yine bütün beynimin kompleksliğini yansıttım büyük ihtimalle verdiğim cevaba ama umarım bir sonuç ve anlam üretmiştir.

T: Çok hoş bir anlam olduğunu düşünüyorum ve diyorum ki benim kafam senin kadar taze değil. O yüzden zamana ihtiyacım var. Şimdiki parçamız Sia’dan Elastic Heart. Bu parçayı niye seçtin?

U: Bu parçayı gerçek gücün kaslarda değil, esneklikte olduğunu, değişebilme becerisinde olduğunu anlatmak açısından seçtim. Esnek kalp Türkçe çevirisi.

T: Senin kalbin ne kadar esnek?

U: Zaman zaman acı çeken biriyim. Dolayısıyla acı çektiğim sürece yeterince esnek değil demektir.

T: O zaman şarkıyı dinledikten sonra nefes al ve şarkıdan sonra bu soruya tekrar cevap ver olur mu?

U: Peki.

T: ne demişler? Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete. Doktor Umut Kısa’yla yaptığımız konuşma nereden aldı bizi nereye götürüyor. Benim bu yolculuktan hiçbir şikayetim yok. Sadece bu söylediğin şey kafamda şunu uyandırdı: Bizim ülkemizde bir şeyi iyi yapmak çok değerli görülmüyor. Kimi tanıdığınız, hangi bağlantınız olduğu, o şeyi iyi yapmaktan daha değerli. Öyle olunca da insanlar bütün enerjilerini çalışıp gelişmeye değil, tanışıp network geliştirmeye çalışıyorlar. Ülkemizde çalışmak ve haz için ertelemek çok da kabul gören bir şey değil. Biz daha çok haz tarafındayız. O haz için bedel ödemek çok bizim kalemimiz değil. Ben böyle düşünüyorum. Sen ne düşünüyorsun?

U: Bir an önce haz, doğru. Bir arkadaşım var, Türkiye’nin ilk altmış şirketinden birinde genel müdür. Derdi ki artık know-how değil know-who önemli. Ben ona şöyle katılmıyorum: Geçenlerde bir mail geldi bana. Onur diye bir çocuktan, Eskişehir’den. Dijital medyayla ilgili çalışıyor. Bizimle ilgili çalışmış, sanırım 1-2 haftasını vermiş. Bütün rakiplerimizi analiz etmiş. Her şeyi hazırlamış, listelere dökmüş ve bana bir rapor sunmuş. Bana demiş ki siz bunları yapmadığınız için geride kalıyorsunuz. Bunları yaparsanız öne geçeceksiniz ve ben sizin için bunları yaparım. Çocuğu ertesi gün işe aldım. Beni tanıyor olmasına gerek yok ki. Yapması gereken şey, bildiği bir şey varsa bana zaten bir şekilde ulaşacak. Doğru girişimcinin, çevrede nasıl bir fırsat var diye bulmak için uğraşması gerekiyor. Bu çocuk beni tanımıyor ama bulması gereken tek şey benim mail adresim. O da oldukça açık bir bilgi ve herkesin ulaşabileceği bir yerde. Birini tanımasına gerek var mı? Aslında başarmanın bir metodolojisi var. Tek bir özet: Birlikte çalışmak istediğin insanın çıkarlarına odaklanırsan başarılı olursun. Benim zaten ondan başka çıkarım olmaz. Tek istediğim bana fayda sağlaması.

T: Koç olarak birlikte çalıştığımız insanların arasında iş arayanlar var. İnsanlara diyorum ki birine gidip iş istemeyin, birine gidip bir iş teklifi yapın. O şirketi inceleyin. Size göre o şirkette ne eksiklik var? Ben bu şirkette şurada eksiklik görüyorum, bu pozisyona girersem şunları yaparım deyin. Başınız nerede belada, nerde sıkıntınız var ise ben orada olmak istiyorum deyin. Farklı bir perspektiften bakmalısınız, insanlarla birlikte çalışmak için onlara fayda sağlamalısınız. İnsanlar ilanlara bakıyor ama önce işin kendisine bakmalı. Bir çocuk vardı, müdür olmak istiyor, bir türlü söyleyemiyor. Ona farz et ben senin amirinim, seni müdür yaptığımda bana nasıl bir faydan olacak diye sordum. Çocuk başladı anlatmaya, aslında bir sürü fikri var. Fakat tabi şans faktörünün de biraz önemi var. Müdürü bir başka adayı önermiş. Benim danışanım gitmiş, ben de aday olmak istiyorum demiş. Ü. aday arasından benim danışalım seçildi, müdür oldu. Sonra onu aday yapan amiri de işten çıktı ve onun pozisyonuna geçti. Sonuç olarak bahsettiğimiz iki faktör var: Fayda ve tesadüf. Tesadüf gayreti sever. Hem gayret edeceksin hem de kısmetin açık olacak.

U: O fırsat mutlaka çıkıyor eğer doğru yoldaysan. Tabi üç aday içerisinde koçluk alan müdür olmuş, onu da es geçmemek lazım.

T: Evet, orada kredi alıyorum. Sıradaki parça Queen’den geliyor I Want to Break Free. Serbest kalmak istiyorum. Freddie Mercury çok erken gitti. Ağladım onu kaybettiğimiz gün. Filmi herkes gördü. Oynayan çocuk da iyi bir Freddie Mercury olmuştu. Belki de bir çok insanın kendi yaşamında arzu ettiği şeyi müzikle ifade ettiler. Belki hepimizin kaçmak, kopmak istediği şeyler var hayatta. Dinliyoruz.

Umut senin kitapların var aynı yayınevinde. Bunlardan bir tanesi Ahuna, biri Aziz, biri Us’ta Yol. Kendini İşten Fethet ve Koala Monti serisi, çocuk kitapları. Önce senin yazmış olduğun bu dört kitaptan bahsedelim.

U: Aslında Ahuna ve Aziz, roman, Us’ta Yol ise yarı felsefe yarı roman. Kendini İşten Fethet de bir iş kitabı. Ben aslında Türkiye’deki bütün tehlikeli konularla ilgili yazdım. Ahuna, içine bir parça terörü alan bir edebiyat kitabı. Aziz, Türkiye’de sağ solu konu alan bir kitap. Us’ta Yol, içine tanrıyı alan bir felsefe kitabı ve yarı roman. Bir yolculuğu anlatıyor aslında ve benim ilk kitabım. Ama en çok beğenilen kitabım sanırım Ahuna, en pozitif yorumları alan o. Benimse en beğendiğim kitabım Aziz. Daha edebi, dil standartları açısından daha yüksek bir konumda.

Roman yazmayı çok seviyorum. Metaforik olarak kendi beynimden çıkmak istediğim zamanlarda, mesela Aziz’i yazarken Sultanahmet’te yürüyorum. Yerdeki taşlara basarken Aziz’in bastığı taşları tasvir ediyorum ve ben o sırada Aziz gibiyim zaten. Roman karakterini yazarken onun bedenine girmek çok keyifli, çok başka bir şey yaşıyorsun. Yarattığınız hiçbir karaktere kızmıyorsunuz, hepsini anlıyorsunuz. Şefkatle bakıyorsunuz tüm karakterlere. Tabi okuyucu bir sürü anlam yüklüyor, nefret ediyor ya da gıcık buluyor veya kokusunu hissediyor. Çok farklı biri Aziz, bir avukat. 18 mart 1928’deki İstanbulda’ki bomba patlamaları ile ilgili bir hikaye o, hatırlarsınız belki acılı bir dönem. Neyse bana o konu yapıştı, bu hikaye yazılmalı dedim ve öyle ortaya çıktı bu roman.

T: Kendini İşten Fethet ne ile ilgili bir kitap?

U: İş kitabı olmasından dolayı, liderlerin yükselmesi için onlara faydası olabilecek önerileri içeren bir kitap Kendini İşten Fethet. Türkiye’de önemli kurumsal şirketlerde çalıştım ve Sabancı, Koç gibi firmalarda C Level yöneticilik yaptım. Oradan edindiğim tecrübeler ve uzun zamandır C Level insanlara yaptığım koçluktan edindiğim tecrübeleri aktardığım kitaplardan birisi Kendini İşten Fethet.

T: Koala Monti ne ile ilgili?

U: Kitap Koala’dan sonra ortaya çıkan bir çocuk kitapları serisi. Çocuklara belli değerleri vermek için yazılan kitaplardan oluşuyor.

T: Sondan 1 önceki parçamız, I Do Anything for Love. Aşk için her şeyi yapabilirim. Sana da soracağım, sen neler yapabildin? Biraz düşün, müzikten sonra cevap vereceksin. Seni terletecek soruyu soruyoruz. Aşk için her şeyi yapar mıydın? Neyse, aşk için demeyelim ama kendi işin için, inandığın şeyler için nereye kadar gidebilirsin, neler yaparsın?

U: Parça benim ergenlik dönemimden gelen bir parça, 1990’ların başından ve klibini de hatırlıyorum. Tam bir güzel ve çirkin hikayesi. Ben o sırada sivilceli ve çirkin bir çocuk. Klipte güzel bir kadın var ve ben oradaki çirkin adama öykünüyorum. Güzel ve Çirkin hikayesindeki Beast benim ergenlikteki halim. O güzele doğru ulaşmak için çabalama halindeyim.

Bu arada, laf Şirin’e de geldiği için onu da söylemek isterim. Şirin benim hayattaki en büyük şansım. Bin tane hayat yaşayacak olsam, biriyle evlenecek olsam, yine Şirin’le evlenirdim. Bu benim için hayattaki en önemli şeylerden bir tanesi.

İşte aşka gelince, ben başka bir şeyin olabileceğine inanmıyorum. Eğer bu hayatta mutluluk diye bir kavram varsa, ben onu tutkuyla eşleştiriyorum. Buna güzel bir örneğim var sinemadasınız, genç yaşlarda. İlk defa ne zaman buluştunuz Ayça Hanım’la siz?

T: Bir konser salonuydu. Tanışıyorduk fakat o akşam özel bir gösteri vardı. Onu uzaktan gördüm o gün. Birdenbire baktım merdivenlerin tepesindeydi. “Bu o” dedim.

U: İlk ne zaman yan yana oturdunuz peki?

T: Bir konsere çağırdım.

U: Şimdi şunu düşünün. Yan yana oturuyorsunuz. Bir taraf ne zaman eline dokunacağını düşünüyor, diğer taraf da ne zaman elime dokunacak diye düşünüyor. Orada içeride bir his var. Cocaine rush gibi. Vücudun çok yüksek endorfin, serotonin, oksitosin salgıladığı bir seviye. O an bence bu hayatta alınabilecek en yüksek zevk, orgazmik bir an o diye düşünüyorum öyle tanımlıyorum. İnsan için o an acayip bir ekstatik denilen etki. Uyuşturucu adı. İnsanlar o hissi sürdürmek için uyuşturucu kullanıyor. Aslında o anı insan tek bir şekilde sürdürebilir. Her an aşık olduğu şeyleri yaparsa bunu başarabilir. Hem iş hem de eş. Evet, kabul ediyorum. O his sonsuza kadar sürmez ama hep o hisse ulaşma çabası bile bizi o hisse en çok yaklaştıracak şeydir. O yüzden aşksız bir yaşamın olabileceğine inanmıyorum. Eşteki aşk, işteki tutku. İkisinden biri eksikse hayat sakat olarak devam eder ve hiçbir keyfi olmaz. İnsanların %99’u da bu ikisini de tatmadan bu dünyaya gelip gidecekler. Arayışta olanların, gerçek bilgeliğin bu arayış olduğunu bilmelerini istiyorum.

T: Son şarkımız Pink’ten geliyor, Just Give Me a Reason. Bu programın başlamasını çok seviyorum ama bitmesini hiç sevmiyorum. Üstelik muhabbet aldı başını gidiyor. Programı kapatmadan önce sana son birkaç şey sormak istiyorum. Web sitenizin ismi nedir?

U: kitapkoala.com. Online satış da yapıyoruz, aynı şekilde sokak hayvanlarının tedavisi için kullanılıyor.

T: Kitap Koala şimdi Türkiye’nin önemli kitapevlerinden biri. Amaç olarak daha yüce. Seni yürekten kutluyorum. Son sorum, insanlara bir çağrı yapmak istesen kendi kitapevin için, onlara ne demek istersin?

U: Onlara kendi faydaları için de şunu söylemek istiyorum. Pozitif ergenlik diye meşhur bir kitap var. Ergen bir çocuğunuz varsa, dünyaya katkıya alışması için mutlaka bir şeyler yapın. O olmazsa dünya daha güzel bir yer olmayacak. Sizin de yapmanızı çok isterim ama siz yapamayacaksanız da dünyanın sizden sonra da daha iyi bir yer olması için çocuğunuzun katkı sağlamasına yardımcı olun. Herhangi bir kar amacı gütmeyen kurumda staj olur, bağış olur. Dünya için bir şey yapmayı bir kere hissetsin, sonra o hissi arayacak çünkü. O his kadar keyifli bir his yok. Belki uzun bir süre para için çalışacak ama sonra dönüp diyecek ki, hayatta en mutlu olduğum zaman dünyaya katkı sağladığım zamandı. O ana dönmek için fırsat veriyorsunuz. Dünyaya katkı yetkinliği bir yetkinlik ve çocuğunuza bunu vermeden çocuk büyüttüm demeyin diyorum ben insanlara. Emin olun dünya da o minnacık eğitim karşılığında size minnettar olacak. Kitap Koala için bir şey yapmaya gerek yok. İyi olduğunu, hızlı olduğunu daha iyi hizmet verdiğini düşünüyorsanız tabi ki kitap alabilirsiniz ama Kitap Koala’nın kimsenin bağışına, sponsorluğuna ihtiyacı yok. Tamamen sizin çıkarlarınıza odaklı, en fazla kitabı en hızlı şekilde ulaştırmak için çalışan bir ticari şirket. Eğer memnun olursanız gelin ama siz veya çocuğunuz dünyaya katkı sağlama yetkinliğine ulaşmak için küçük de olsa bir adım atın. Dünya anca bu şekilde kurtulabilir.

T: Çok teşekkür ediyorum. Nişantaşı’ndasınız, gevrek bir simit aldınız, bir yerlerde gezdiniz alışveriş bitti. Bir soluk almak istiyorsanız, hoş bir yerde olmak, ruhunuzu üflemek istiyorsanız Kitap Koala’ya gidin, mutlaka aradığınız bir kitap bulacaksınız. Ve daha önemlisi, ulvi bir amaçla yola çıkan güzel insanlar göreceksiniz. Kahve için ve Umut’un hazırlamasını isteyin. Ve en önemlisi düşünün, lütfen düşünün. Çok teşekkür ederim Umut’cuğum.

U: Ben teşekkür ederim.

T: Hoşça kalın. 

One thought on “Kitap Koala’nın Kurucusu Umut Kısa İle Röportaj

  1. Keyifle dinledim ve okudum röportajı. Artık son iki aydır sadece kitapkoaladan alışveriş yapıyorum. Karantina günleri bitsin Teşvikiyeye kitapçınıza da geleceğim inşaallah

Yelda Ergin Öztürk için bir cevap yazın Cevabı iptal et

Next Post

Çocuklar ve Bebekler için Yaşa Göre Kitap Tavsiyeleri

Cum Nis 10 , 2020
Kitap okumak şüphesiz ki çocuk gelişimi açısından en önemli etkinliklerin başında geliyor. Pedagoglar, düzenli olarak kitap okuyan çocukların okumayanlara orana daha rahat iletişim kurabildiğini, kendilerini daha rahat ifade edebildiklerini, hayal güçlerinin ve empati yeteneklerinin çok daha geliştiğini ifade ediliyor. Peki çocuklarımızla okumak için kitap seçiminde bulunurken hangi yaşa göre hangi […]