Serdar Öktem ile Röportaj

TRT’de Yönetmen, Sunucu, Yabancı Müzikler sorumlusu olarak
çalışan; Dönence, Mavi Küre Programları ile geniş kitlelere ulaşan Serdar Öktem ile Mitra Yayınları tarafından yayınlanan son kitabı Ezoterik ve Evrimsel Anlamda İnsan hakkında konuştuk.

Keyifli okumalar!

Kitabınızın başında “Hayat Ölümden Doğar “ demişsiniz. Bunu bize açar mısınız? Ölüm bir son değil midir?  Hayat nasıl ölümden doğuyor?

Hayat mı son ölüm mü? En temel sorulardan biri değil mi bu? Hayat bir yaşamın başlangıcı mı? Yaşamın sonlanmasının başlangıcı mı? Ya da ölüme doğru yürüyüşün başlangıcı mı? Şöyle düşünelim doğduğumuz andan itibaren ölüme doğru gitmiyor muyuz? Öldükten sonra yeni bir hayata doğru mu yol alıyoruz yoksa artık hiçlikte miyiz onu bilmiyoruz. Ancak bildiğimiz şey şu, hayat bir hiçten doğar. Hiçbir şey yokken bir sperm taneciğinin bir yumurtayı döllemesiyle hayat başlar. Tıpkı Evren gibi. Evren’de hiçlikten doğmamış mıdır? Karanlıklar içinde bir uzayda ya da hiçlikte oluşan ani patlama bugün yaşadığımız evreni doğurmamış mıdır? O yüzden tıpkı evrenin hiçlikten doğması gibi hayat da ölümden ya da hiçlikten doğar ki hiçlik kavramı kitabın ileri bölümlerinde ele alınacak zaten.

Bilim ile Felsefe nasıl bir arada olabiliyor?

Bilimle Felsefe hiç ayrıldı mı? Doğuştan bir olan sonra ayrılabilir mi? Tıpkı Yin Yang gibi bilim ile felsefe ortak bir oluşun iki yüzü. Birbirine zıt gibi görünse de asla değil. Anahtar kilit gibi birbirini tamamlıyor. Biri neden sorusuna yanıt ararken diğeri Nasıl sorusuna bir cevap arıyor. İkisi de bulduğu yanıtları birbirine dönüştürüyor. Çünkü felsefenin bir neden sorusunu bilim kanıtladığında bu soru artık bilimsel oluyor yani nasılın cevabını oluşturuyor ama bu da yeni bir neden sorusu ortaya çıkarmıyor mu? Bilimler kesinlik ya da şüpheyle felsefik diyalektik birbirini tamamlayan unsurlar halini almıyor mu bu durumda?

Kitap sanki neredeyse her satırında bir mesaj veriyor. Bu kitabın amacı nedir? İnsan olmayı mı öğretiyor ya da biz insan değil miyiz?

Kitabın amacı insan olma yolunda ilerleyen bireylerin insan olabilme sürecine bir katkıda bulunabilmek. Hayır bence hiç kimse insan değil. İnsan denilen varlığı oluşturabilme çabasında yürüyen adaylarız biz. Ya da bize insan diyorsanız  “aşkın insan” diyelim ona. Farkındalık rüzgarlarının estiği dünyada her insan kendisinin ne kadar farkına varırsa, kendini tanıma yolunda ne kadar ilerleyebilirse insan olmaya o kadar yaklaşacaktır.

Big Bang; Büyük patlama da biyolojik evrimin bir parçası diyorsunuz. Yani evrim taa büyük patlamaya mı uzanıyor? Biraz açar mısınız bu konuyu?

Evrim elbette büyük patlamaya ve ondan geriye büyük patlama öncesine de ulaşmayı hedefleyen bir bilim dalı. Çünkü evrim sadece organik değil inorganik maddelerin de milyarlarca yıl içindeki gelişimini ele alıyor. Çünkü organik ve inorganik maddelerin tümü birbirinden dönüşerek evrende ortaya çıkıyor. Bugün organik madde olabilirim ama vücudumu oluşturan partiküller ben öldükten sonra tekrar inorganik maddelere dönüşmeyecek ve sonra başka bir organik canlının bedenine girdiğinde yeniden organik hale geçmeyecekler mi? Evrenin evriminin başlangıcına ulaşmaya çalışıyoruz bugünlerde. Daha doğrusu ilk üç saniyeye. Onu çözdükten sonra elbette ilk anın ilk patlamaya sonra da büyük patlama öncesi hiçliğin durumuna göz gezdirmek istiyoruz. Biyoloji ve Fizik ile Kimya bilimleri bu yüzden var zaten.

Serdar Öktem

– Günümüz insanının egosu çok yüksek ve tamamen bireysel yaşamı tercih ediyor. İnsanın bu şekilde bir sosyal evrimi, “yalnızlaşmasının” sonunu nasıl görüyorsunuz?

Acaba bireyselleşme insanoğuna özellikle mi dayatıldı. Toplumsal insanın kendini o kalabalıkta bulması zor olduğu için bireyselleşen insan formülü mü dayatıldı? Dikkat edin bireyselleşmenin başlangıcıyla birlikte farkındalık yaşayan insanların sayısı arttı. Bugün kendinin bilincinde daha çok insan var. Yalnız doğar insan ve yalnız ölür. Acaba yalnızlık yani kendinle kalmak insanın içine dönmesini hızlandırmıyor mu? Elbette sosyal olacaksınız, dostlarınız arkadaşlarınız olacak ama yalnızlık bir ihtiyaç ve birçok öğreti günün belli zamanlarında yalnız kalmamızı, içimize dönmemizi, iç sesimizi dinlememizi, yalnızlığımızın bizi kendimizle, içimizdeki benle tanıştıracağını söylemiyor mu?

– İnsan Özgür Düşünceye ne zaman sahip oldu? Ya da insan özgür düşünceye sahip mi?

Ben sahip olduğunu düşünmüyorum. İnsanlık düşünmeye ilk başladığından, ilk toplumu oluşturduğundan beri gerek o topluluğun reisi, gerek güçlü olanlar bireylerin düşünmesi üzerine baskı kurmuşlardır. Özgür düşünce baskılanmayan, eğitimine düşüncesine müdahale edilmeyen bireylerde olur. Baskılanmayan kişi var mı? kişiler belirli bir dine ya da inanca doğduklarını düşünmüyorlar mı mesela? Çocukluklarından beri papaz okullarıyla, kuran kurslarıyla o dine yönelik eğitilmiyorlar mı? İnançları yönlendirilmiyor mu? Küçük yaştan beyni yıkanan biri nasıl özgür düşünceye sahip olabilir ki? Özgür düşüncenin tanımını tekrar yapmak gerekiyor sanırım.

– Ezoterizm nedir? Ezoterik bilgi gizli bilgi midir? Ezoterik bilgiye herkes ulaşabilir mi?

Ezoterizm belirli bir bilgiyi o bilgiyi almaya hak kazanmış kişilere, bilgiyi hazmettikçe vermektir. Belirli bir bilgiyi hazmettiğinde bir sonraki bilgiyi daha üst seviye bilgiyi verirsin. Tıpkı eğitim gibi. İlkokulu okuyamadan orta- liseyi, onu okuyamadan üniversiteyi, üniversite okuyamadan master’ı yapamazsınız. Yani ezoterik bilgi gizli değildir, kapalıdır ve evet herkes ulaşabilir. Yeter ki bilgiyi alın, hazmedin ve bir üst bilgiye ulaşmayı hak ettiğinizi kanıtlayın.

Kitabınızda Bilimsiz Felsefe Felsefesiz Bilimden söz ediyorsunuz. Bu kavramları biraz detaylandırır mısınız bize.

Daha önce belirttiğim gibi bu iki kavram birbirini tamamlar. Ne düşünce sistemini tamamlamamış bir bilim olabilir, ne içeriğini bilimsel gerçeklere kapamış bir felsefe. Neden ve nasılın araştırmasında birini bıraktığınızda hiçbir çıkarıma ulaşamazsınız.

Çağlar boyu bilgi nasıl aktarılmış? Bilgiyi anlatırken soyut, somut ve sembolizma kavramlarına değinmişsiniz. Nedir bu sembolizma?

Sembolizma bir bilgiyi simgesel çizimlerle, hikayelerle, örneklerle anlatma sanatıdır. Bir bilgiyi doğrudan kelimelere dökerek anlattığınızda gerek çağlar boyu dilden dile yapılan çevirilerde, gerek sabit bir cümlenin yorumlanışında büyük hatalar, zıtlıklar, anlam farklılıkları doğuyor. Sembolizma bilgiyi bize bozulmadan iletmenin, çağlar gerişinden ulaşılmış bilginin tümünü bize bozulmadan, çarpıtmadan aktarmanın kuşkusuz en gerçekçi yolu.

Kitabınızda hep bir yolculuk kavramı göze çarpıyor. “İnsanın yolculuğu”  “kahramanın yolculuğu” Martı’da Jonathan Levingston’ın yolculuğu.. Bu yolculuk nasıl bir yolculuk, anlatır mısınız?

Doğduğumuz andan itibaren ölüme doğru bir yolculuk yapıyoruz. Tabii bu ölümü bir son olarak almıyorum asla. Yolculuk insanın kendinden kendine doğru yaptığı bir yolculuk aslında. Ve gerek İsa, gerek Muhammed gerek birçok büyük düşünür örneğin Yunus Emre bize hep aynı cümlelerle seslenmişler, “birken iki olmayı öğren”, “ölmeden ölümü gör”, “bir ben var benden içre“gibi. Yani aslında biyolojik ölümümüze ulaşmadan önce muhakkak ölmeyi deneyimlemeliyiz ki yolculuğumuzun sonunda gideceğimiz yeri önceden görüp, pratik çalışmamızı yaşarken yapabilelim.

Bilim ve İnanç kavramları nasıl bir araya gelebiliyor?

İnancı din olarak almayın. Din, herhangi bir inancın kurumsallaşmış hali. İnancı saf olarak ele aldığımızda geçmişten gelen bilgilerin günümüze yansıması olabilir mi acaba? Burada elbette batıl inançları kastetmiyorum. Daha ruhani inançları kastediyorum. Hiç biraraya gelmez gibi görünen bu iki kavram aslında yine insanın kendisiyle ilgili. Biri insanın dışıyla her bir olgunun nasılını araştırmasıyla biri de insanın içiyle her olgunun nedenini araştırılmasıyla. Ama ikisi de dogmalara kapılmamalı. Her zaman sorgulamalı. O zaman kuyruğunu ısıran yılan gibi bilim inanca inanç bilime dönüşerek aynı bütün içinde yol alabilirler.

Sizin de dediğiniz gibi insanoğlunun hep bir aydınlığa, nur’a, ışığa ulaşma arzusu var. Yoksa biz karanlıkta mıyız?

Kesinlikle karanlıktayız. Ve bu karanlık hiç kuşkusuz Hypatia’nın öldürülmesinden beri insanlık üzerinden hiç kalkmadı. Rönesans karanlığın içinde bir pencere açılmasına olanak verdi ama bu sefer de aynı karanlık Orta Doğu’ya yerleşti. Karanlık beslenip büyüyor belki ama aydınlık için mücadele edenler asla yorulmadan çalışıyorlar. Ne zaman karanlığın içinde bir ufak delik açsak oradan ışık giriyor ve tekrar büyümeye başlıyor. Her birimize düşen görev hangi inançtan olursak olalım o ışığı büyütmeye çalışmak olmalı. Bu da sorgulayıcı bir akla, eğitimli bir kafaya ihtiyaç duyar. Atatürk ülkemizde bu karanlığı yırtıp aydınlığı içeri sokmayı başaran yüce bir insandır. Onun yolundan ayrılmaya çalışan herkes karanlığa bilinçli ya da bilinçsiz hizmet ediyor. Ama bu dünyasal ışık elbette bir de ölüm ve sonrasında bizi bekleyen nur var. İşte insanın asıl amacı aslında o ışığa ulaşabilmek. Bunun için de kendini derinlemesine tanıyıp kendi içine yapacağı yolculuğu tamamlamayı başarması gerek.

İnsanoğlunun yaratma arzusu, yetenek doğuştan mı, insanın sanatla var oluşu hakkındaki düşünceleriniz neler…

Hiç kuşkusuz kimi yetenek doğuştan geliyor bir şekilde. Mozart gibi. Ama sonradan eğitimle var olan yeteneğini geliştiren büyütenler de var. Evet insan ne zaman yoktan bir şeyi yaratsa, yani resmi, müziği, heykeli ona sanat dendi. Ancak karanlık dünya sanatı da yozlaştırmak için elinden geleni yapıyor. Sanat bir yaratma yetisidir dolayısıyla bir kişiye sanatçı diyebilmek için o kişinin neyi yaratıp yaratmadığına bakmak gerekir. Sanat aydınlığa ulaşma yolunda çok önemli bir çalışmadır çünkü insanın kendi içindeki yolculuğunun eserlerine yansımasıdır.

– Ulaşılmak istenilen hakikat nedir peki.. Herkesin kendine göre bir hakikati mi var yoksa hakikat tek mi?

Bence herkesin kendine öre bir gerçeği var ama ulaşılması gereken hakikat tek. O tek hakikat nedir, onu bilemeyiz işte çünkü ona henüz ulaşmadık. Bence tüm insanlığın insan olma yolculuğunu bitirdiğinde ulaşacağı ya da kuracağı yeni yapı (dünya, evren, ne isterseniz söyleyin) o hakikatin tam ortasıdır. Bu dünyada hepimiz kendi gerçekliğimiz içinde yaşıyoruz ama bu gerçeklik sanal mı, yoksa gerçekten gerçek mi? Bir cümle kurup onu insanlara iletin. Ve tepkilerini isteyin. Bakın net bir şekilde doğru olduğuna inandığınız o cümleye ne tepkiler nasıl karşı ya da farklı yorumlar geliyor. O zaman anlıyorsunuz ki tek bir doğru yok ve hele o doğru sizin doğrunuz hiç değil. Ama tek bir hakikat olabilir. Yolculuğumuz ona doğru olabilir. Varınca her bireyin “evet işte bu” dediği hakikat tek gerçeklik ya da gerçekliğin içindeki hakikat olabilir. Ama onu ancak oraya vardığımızda, yani İNSAN olduğumuzda görebileceğiz.

– Okuyucularınız sizi bir zamanların efsane programı Dönence’den tanıyor Pek çok televizyon programı yaptınız. Yıllarca gazete ve dergilerde müzik yorumları yazdınız. Bir önceki kitabınız Pink Floyd ve Monarşinin Globalleşmesi yine sizin müzik sevdanızdan doğdu. Felsefeye dönüş nasıl oldu bize anlatır mısınız?

Aslında bir dönüş olmadı. Zaten her zaman okuyan biriydim. Ve Dönence programı da zaten düz bir müzik programı değildi. Her grubun geçmişi, elemanları, nasıl bir müzik yaptıkları, neler anlattıkları her programda olurdu. Çünkü müziğin, onu yapanların bir hikayesi var ve o yansıtılmalı yoksa bu yakışıklı, şu güzel, şu fotoğrafa bak çok güzel gibi yaklaşımlar bana sığ geliyor. Ben de bir bas gitaristim ve o sırada müzik yanım ağır bastı ama ilk kitap ta zaten hem Pink Floyd’un sistem içindeki eleştirel duruşu hem de alt metin olarak yazdıkları ezoterik felsefe üzerine yaptıkları albümlerin değerlendirilmesi ve bunların ezoterik anlamlarıydı. Pink Floyd’un her zaman İnsan’ı anlattığını söyledim kitapta. Bu durumda bir sonraki kitapta bu sefer kendi cümlelerimle İnsan’ı anlatmaya, eğitimim olan Evrim ve Mikrobiyoloji ile yani İnsan’ın maddi yapısıyla ya da tüm evrenin yapısıyla manevi yapısını biraraya getirmek ve İnsan’ın İnsan olma yolculuğuna çıkışı ve yapması gerekenleri anlatmaya koyuldum. Umarım kendi çapımda belirli bir başarıya ulaşmışımdır. Ve umarım benim ya da başka yazarların bundan sonraki kitaplarına da böylece yol açılır. Türk yazarların ezoterizm yazabildiklerini ve deneyimleyebildiklerini göstermemiz gerek. Önemli olan bu kitabın ve benzeri kitapların Türkiye’de çıkmasından çok dünya çapında da değerinin bulunmasıdır. Bu alandaki Türk yazarların eserlerinin başka dillere çevrilmesinin gerekli olduğunu düşünüyorum.

One thought on “Serdar Öktem ile Röportaj

  1. Serdarcım kitabını bugün bitirdim hemen ardından bu söyleşini görüp okumam beni çok memnun etti kitabını çok beğendim insanı evreni biyolojik ve evrimsel anlamda o kadar güzel anlatmışınki zevkle inceleyerek öğrenerek okudum Bravo sana ,çok başarılı ,mutlaka okunması gereken bir kitap,eline beynine sağlık tebrik ediyorum ve gurur duyuyorum canım oğlum

Sabiha için bir cevap yazın Cevabı iptal et

Next Post

Zihninizi Geliştirecek 10 Roman

Cum May 22 , 2020
Toronto Üniversitesi’nden Keith Oatley ve Ingrid Wickelgren romanların ve kurgunun psikolojik etkilerine dair yazdıkları makalede diğer insanlar hakkındaki hikayelerle ilgilenmenin empati ve zihin teorisini geliştirebileceği sonucuna varıyor. “Romanlar kurgu eserler olabilir fakat bizde oluşturdukları duygular gerçek. Özenle hazırlanmış bir hikayenin iniş çıkışlarını takip ederken, beynin sosyal ve duygusal bölgeleri arasında […]