Büyüme Neden Yeşil Olamaz?

Büyüme Neden Yeşil Olamaz?

79
PAYLAŞ

Büyüme Neden Yeşil Olamaz?

Jason HICKEL, 12 Eylül 2018

Ekolojik yıkım konusundaki uyarılar artık her yerde karşımıza çıkmaktadır. Geçen birkaç yıl boyunca The Guardian ve The New York Times gibi büyük gazeteler; toprak aşınması, ormansızlaşma, balık stoklarının ve böcek popülasyonunun çöküşü üzerine uyarıcı nitelikteki haberlere yer verdiler. Bu krizlere, yeryüzünün biyosferine zarar veren ve geçmiş sınırların çok üzerine çıkan ekonomik büyüme ve onunla beraber gelen tüketim yol açmaktadır. Bilim insanları birbirini izleyen çöküşlerden kaçınabilmek için bu şartların göz önünde bulunması gerektiğini ifade etmektedir.

Birçok politikacı bu krize çözüm olarak ‘Yeşil Büyüme’ olarak adlandırılan argümanı öne sürmektedir. Yapılması gerekenin daha etkin teknolojilere yatırım yapmak ve doğru motivasyonları yerleştirmek olduğunu ve böylelikle hem büyümeye devam edebileceğimizi hem de dünyamız üzerinde hali hazırda sürdürülemez düzeyde olan etkimizin azalacağını belirtmektedirler. Amaçlananın ise teknik olarak ifade edilirse, Birleşmiş Milletler tarafından, gayrisafi yurt içi hasılanın-GSYİH- (GDP, ekonomik büyüme göstergesi) doğal kaynak kullanımından ‘mutlak ayrışma’sı olarak tanımlanan süreçtir.
Bu süreç felaket ile sonuçlanabilecek bir soruna hoş bir çözüm gibi gözükmektedir. Ancak ufak bir sorun bulunmaktadır: Yeni kanıtlar ‘Yeşil Büyüme’nin herkesin umut ettiği her derde deva niteliğinde bir çözüm olmadığını göstermektedir. Daha da ötesi, gerçekleştirilmesinin mümkün olmadığını.

‘Yeşil Büyüme’ ilk olarak 2012 yılında Rio de Janerio’da düzenlenen Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Konferası’nda telaffuz edilen bir kavramdır. Konferansın sonrasında, Dünya Bankası, OECD ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın her biri ‘Yeşil Büyüme’yi destekleyen raporlar yayınlamıştır. Bugün, bu kavram Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nin temel dayanağını oluşturmaktadır.
Ancak ‘Yeşil Büyüme’ vaadinin, somut kanıtlardan daha çok  temenniye dayandığı anlaşılmıştır. Rio Konferans’ını takip eden yıllarda, üç büyük ampirik çalışma oldukça rahatsız edici olan aynı sonuca ulaşmıştır: En iyi koşullarda bile, ekonomik büyümenin kaynak kullanımından tam olarak ayrışması küresel düzeyde mümkün değildir.

İlk olarak 2012 yılında Alman araştırmacı Monika Dittrich önderliğindeki bir grup bilim insanı bu şüpheleri dile getirmiştir. Bu grup, ekonomik büyüme, her yıl yaklaşık olarak %2-%3 düzeyinde gerçekleşen şu anki düzeyinde artmaya devam ederse, küresel düzeyde kaynak kullanımının ne kadar olacağını ölçen gelişmiş bir bilgisayar modelini tahmin etmiştir. İnsanların doğal kaynak kullanımının (balık, hayvancılık, ormanlık alan, metal ve mineraller ve fosil yakıtlar) 2012 yılında yıllık 70 milyar metrik ton düzeyinden 2050 yılına gelindiğinde yıllık 180 milyar metrik ton düzeyine yükseleceği bulunmuştur. Bu arada, sürdürülebilir kaynak kullanımı seviyesi yıllık 50 milyar metrik ton düzeyindedir ki bu sınırı 2000 yılında aşmış bulunuyoruz. Aynı grup, söz konusu modeli her ulus etkin kaynak kullanımı konusunda en iyi politikayı uyguladığı zaman (fazlaca iyimser bir yaklaşım) ne olduğunu görmek için tekrar tahmin etmiştir. Bu durumda sonuçlar biraz daha iyileşmiştir: Kaynak tüketiminin 2050 yılına vardığımızda yıllık 93 milyar metrik tonu bulacağı tahmin edilmiştir. Bu tutar yine de şu anki tüketimimizden oldukça yüksektir. Tüm kaynakların bu şekilde harcanmasını doğal kaynak kullanımından ayrışma ya da ‘Yeşil Büyüme’ olarak tanımlamak ise çok mümkün değildir.

2016 yılında, ikinci bir bilim insanı grubu farklı bir vaadi test etmiştir: Dünya üzerindeki tüm ulusların şu an en iyi olarak tanımlanan politikaların daha da ötesini gerçekleştirmek konusunu anlamış olduğunu varsaymışlardır. En iyi durum senaryoları karbonun küresel fiyatını metrik ton başına 50 ABD dolarından 236 ABD dolarına yükselten bir vergiyi ve kaynak kullanımına ilişkin teknolojinin şu anki seviyesine göre iki kat daha verimli olmasını içeriyordu. Sonuçlar, Dittrich’in çalışması ile hemen hemen aynı çıkmıştır: Söz konusu koşullar altında küresel ekonomi her yıl %3 düzeyinde büyümeye devam ederse, 2050 yılında yılında yine 95 milyar metrik ton kaynak kullanıyor olacağız. Özetle: Doğal kaynak kullanımından tam anlamıyla bir ayrışma mümkün olamamaktadır.

Son olarak, geçen sene BM Çevre Programı da -bir zamanlar ‘Yeşil Büyüme’ teorisini savunmak konusunda önde gelen kuruluşlardan biriydi- tartışmaya katıldı. Karbonun, kaynak kullanımı vergisine ek olarak, metrik ton başına 573 ABD doları kadar yüksek bir seviyede fiyatlandırıldığı ve teknolojide güçlü bir hükümet desteği ile teşvik edilen hızlı bir ilerlemenin gerçekleştiği bir senaryo test edildi. Sonuç? 2050 yılında tüketimimizin 132 milyar metrik tona ulaşacağı tahmin edildi. Bu sonuç önceki iki çalışmanın sonuçlarından daha kötüydü çünkü araştırmacılar daha etkin kaynak kullanımının fiyatları aşağı çektiği ve talebin bu nedenle yükseldiği, öylelikle bazı kazanımların ortadan kalktığı bir ‘yansı etkisi’nin mevcut olduğunu açıkladı.

Birbiri ardına yapılan çalışmalar aynı şeyi gösterdi. Bilim insanları kaynakları ne kadar etkin kullanabileceğimiz ile ilgili fiziksel sınırların olduğunu fark etmeye başladılar. Tabii ki, arabaları, iPhone marka telefonları ve gökdelenleri daha etkin bir şekilde üretebiliriz, yine de bunların bir maliyeti var; sadece hava ile üretmiyoruz. Ekonomiyi eğitim ve yoga gibi hizmetler sektörüne de kaydırabiliriz ama üniversiteler ve çalışma stüdyoları da fiziksel materyallere ihtiyaç duyacaktır.

Bütün bu sorunlar ‘Yeşil Büyüme’ kavramının tamamını şüphede bırakmakta ve farklı bir düşünme gerektirmektedir. Her üç çalışmanın da oldukça iyimser varsayımlara sahip olduklarını hatırlayalım. Bugün global karbon vergisi uygulamasına yakın görünmüyoruz, metrik ton başına yaklaşık 600 ABD doları fikrine ise daha uzaktayız ve kaynak kullanımı etkinliği ise giderek kötüleşiyor, iyiye gitmiyor. Ama bu çalışmalar, her şeyi düzgün yapsak bile, ekonominin kaynak kullanımından ayrıştırılmasının nasıl başarılacağının anlaşılamadığını ve çevre problemlerimizin giderek daha da kötüleşeceğini ortaya koymaktadır.

Bu durumun önüne geçmek tamamıyla yeni bir paradigma gerektirmektedir. Yüksek vergiler ve teknolojik yenilik yararlı olacaktır, ama yeterli değildir. Ekolojik çöküşü tersine çevirmek için insanoğlunun atabileceği gerçekçi adım, ekonomist Daniel O’Neill’in yakın zaman önce önerdiği gibi, kaynak kullanımı üzerine oldukça sert sınırlamalar koymak olacaktır. Ulusal hükümetler ya da uluslararası anlaşmalar tarafından konulabilecek bu sınırlamalar, topraktan ve denizden yeryüzünün güvenle tekrar yerine koyabileceğinden daha fazlasını almamamızı sağlayacaktır. Ayrıca GSYİH’yi ekonomik başarı göstergesi olarak kullanmaktan vazgeçebilir ve bunun yerine, kirliliği ve doğal varlıklardaki azalmayı ölçen Gerçek İlerleme Göstergesi-GİG (Genuine Progress Indicator) gibi daha dengeli bir gösterge kullanabiliriz. Gİ göstergesini kullanmak ekolojik olarak olumsuz sonuçları azaltırken sosyal olarak pozitif kazanımları maksimuma çıkarmamıza yardımcı olacaktır.

Gözle görülür olandan kaçış yoktur. En nihayetinde, medeniyetimizi gezegenin sahip olduğu sınırlar içine çekmek, başta zengin uluslar olmak üzere, kendimizi ekonomik büyümeye olan bağımlılıktan özgürleştirmemizi gerektirmektedir. Bu durum kulağımıza olduğundan daha korkutucu gelebilir. Büyümeyi durdurmak, ekonomik aktiviteyi sonlandırmak anlamına gelmemektedir. Sadece bir sonraki sene, bu sene gerçekleştirdiğimizden daha fazlasını üretemeyeceğimiz ve tüketemeyeceğimiz anlamına gelmektedir. Ayrıca ekolojik olarak özellikle zararlı olanların ve bunların yanı sıra insanların gelişmesi için gerekli olmayan bazı sektörlerin (reklamcılık, iş ve ev arasında yapılan seyahat ve tek kullanımlık ürünler gibi) küçültülmesi anlamına gelmektedir.

Büyümenin durması, yaşam standartlarının da dibe vurması anlamına gelmemektedir. Gezegenimiz, bizim için gerekli olandan daha fazlasını sağlamaktadır; sorun, kaynaklarının eşit bir şekilde dağıtılmıyor olmasıdır. Yeryüzü kaynaklarını daha fazla kullanmak yerine sadece sahip olduklarımızı daha adil bir şekilde paylaşarak bile, şu anda insanların hayatını iyileştirebiliriz. Belki bu daha kaliteli bir kamu hizmeti anlamına gelebilir. Belki de daha fazla istihdam sağlarken üretim seviyesini düşürmemize imkan verecek şekilde kısalan çalışma haftası. Bunun gibi politikalar -ve daha birçokları- sadece 21. yüzyılda hayatta kalabilmek için değil, 21. yüzyıl süresince  gelişmek ve daha iyi bir noktaya gelebilmek için hayati önem taşımaktadır.

Çeviren: Aynur YILMAZ