Cevdetvari

Cevdetvari

156
PAYLAŞ

Evi iki oda bir salondan oluşuyordu. Bir tuvalet, bir banyo ve bir balkon da cabası. Duvara donuk donuk baktı. Sarılık geçirmiş bir çocuk gibi ifadesiz bir duvardı karşısındaki. Anne ve babasının resmi olmasa, o duvar ona hiçbir şey ifade etmezdi aslında. Ama vardı o duvar ve o çerçeve vardı. Shakespeare demiş ya hani; “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!” diye. Evet, kabul ediyorum dişe dokunur bir söz. Hatta biraz üzerine düşünsen hipnoz etkisi bile var. Donup kalacağım, neyse. Nalan da hak verdi zaten içten içe.

Konumuz Nalan, güzel bir kadın. En çok da saçları. Mangal kırmızısı. Evet ben uydurdum. Ateşin en sakin hâli ama sessiz bir çığlık atarcasına yükselip alçalan hırçın bir renk: Mangal kırmızısı. Bir o kadar geleneksel bir o kadar işlevsel ve bir o kadar da tehlike hatırlatan. Kırmızı, panik. Nalan ki adına yaraşır; hep yüksek bir ton var sesinde.

Uzun süre oldu. Tam üç yıllık bir birliktelik. Ve on bir dakikadır duyulan yelkovanın tiktakları. Cemil sigarasını bile düşürdü yere. Pazardan alınan yüz yirmi liralık bir İran halısına. Nalan ses etmedi. Belki de Nalan ilk kez bu sefer susarak bağırıyordu Cemil’e. Sessiz bir çığlıktı bu seferki. Bir insanın kulağı nasıl sağır olursa sessizlikten, o kadar sağırdı artık Cemil. Sadece bir uğultu ya da çınlama olup olmadığını anlamaya çalıştığı bir ses vardı. Az sonra kapı dili beş yüz otuz sekizinci kez yerine oturacaktı. Otuz yıllık bir memurun inatla çalışması gibi. Otuz yıllık bir memurun ofisteki nesnelere inat oraya ait olması gibi. Zira otuz yıllık bir memur artık oraya aittir. Bedeni ne kadar emekli edilirse edilsin o artık oranındır.

Cemil cesaretini topladı ama başını kaldırmaktan ilerisine gidemedi. Sigaranın külü ikinci partideyken yüz yirmi liralık İran halısının köşesinde, dudakları mühürlü bir kapı gibi kalakaldı. Aslında esip gürlediği üç yılın vicdan azabını on beşinci sessizlik dakikasında vermişti bile. Konuşmak sessiz kalmaktan daha kolaydır kimi zaman. İşte Cemil de susuyordu ve konuşmanın bir halta yaramayacağı ince çizgilerden birini çoktan ihlal etmiş durumdaydı.

Nalan hâlâ çığlık çığlığa. Nalan hâlâ intikam alıyor geçmişten. Hep içine estiği zamanları toplamış da çıkarmış gibi bunca sene sonra. Ve ani bir hareket; Cemil istenmediği yerde daha fazla duramayacak kadar yaralı. Yıllarca depreme, kara, yağmura direnen bir apartmanın on saniyede yerle bir olması ve on bir saniyede olduğu yere tekrar dikilmesi gibi bir şey bu. Ne de olsa yıkmak, çok daha kolaydır yapmaktan.

Cemil o kadar hiç ki iki oda ve onlardan bağımsız bir salonun batı köşesinde, gidip kıytırık bir meyhanede kusana kadar içse en azından meyhanecinin çocuklarına okul harçlığı çıkartmasına yarayacak. Hiç kurulmayacak bir idam sehpasını beklemekten iyidir; görmezden gelen bir kadın karşısında. Evet, mecazen değil tam da karşısında.

Nalan ise hâlâ bağırıp çağırıyor. Hala kulaklarını gıdıklayan mangal kırmızısı saçlarını işaret parmağıyla kulak arkasına doğru terbiye etmedi. Evet, Nalan bu sefer kararlı. Çünkü bir ayrılık ancak ve ancak böylesine soğuk bir coğrafyada geçiştirilebilir. Çünkü bir ayrılık, en az bir ruhun vurulması demektir. En az bir ruhun ölmesi, en az bir legal cinayet işlemek demektir. “Zaten olmuyordu.” demek bile yeterli bir vicdani sebep midir, tartışılır? Can çekişen bir hayvanı öldürmek gibi. Ya da yeterli parası olan her insanı yaşatmaya yeminli hastaneler gibi. Kimin ne hâli varsa görmesi, aşkın öbür yüzüdür. Çünkü trafik kazası ya da herhangi bir başka sebepli ayrılık, cinayete teşebbüstür. Ya bile isteye ya da kazara, sonuçta ortada ölüm var.

Cemil kapıyı beş yüz otuz dokuzuncu kez kapattı. Salondan kapıya gelene kadarsa yedi tel saçı dayanamayarak atladı başından aşağıya. Nalan yüz yirmi liralık İran halısını katladı muntazaman. Kapı açıldı ve kapandı. Dil, beş yüz kırkıncı mesaisinde.

Nalan, Cevdet’in karşına oturdu bu sefer. Cevdet, gizli kahraman. Eli yüzü düzgün. Onca sessizlikte iki yetişkinin birbirinin ruhuna nasıl kastettiğini saniyelere saygı göstererek izledi. Tam yirmi üç dakika kırk yedi saniye. Belki saymadı ama sorsak bin dört yüz yirmi yedi saniye derdi Cevdet. Ne de olsa sessizlikte saymak daha kolaydır.

Nalan, ağlamaya direnmeyen ama ağlamak da istemeyen bir yüzle Cevdet’e dönerek, sustuğu üç yıl ve yirmi üç dakika kırk yedi saniyenin muhasebesini anlatmaya başladı. Ne de olsa herkese ayrılık sonrası yandaş ve yargılamayan bir dost gerekir. Bu bence doktorlara öğretilmeli, yoksa insanlar reçeteyi bulana kadar ellerine yüzlerine bulaştırıyorlar her şeyi.

Bu arada Cevdet turuncu bir balık, Nalan’a dost ve Nalan onu her şeyini yargılamadan dinlediği için çok seviyor. Herkese bir dost lazım bu hayatta en çok Cevdetvari bir dost. Ki ne mutlu öyle bir dost bulana.

Yazar: Ali GÜNDÜZ

PAYLAŞ
Önceki makaleHangi Sevgi Dilini Konuşuyorsun?
Sonraki makaleİlişkiniz Sağlıklı mı-Sağlıksız mı?
Ali Gündüz
Çorbada benim de tuzum olsun diyen çalışkan bir koala. Şu anda Mersin Üniversitesi Sosyoloji Ana Bilim Dalı'nda yüksek lisans yapıyor. >https://www.instagram.com/ali.gunduz/