Firar

Firar

80
PAYLAŞ

Eski bir dükkânın önünden geçerken tesadüf  eseri görmüştüm onu… Elinde bir bağlama vardı, göğsüne taş bağlıymış gibi iki büklüm duruyordu. Etraftaki insanların neden böylesine rahat olduklarını anlayamamıştım. Daha önce kız kardeşim böyle durmuştu kollarımda, bana sokulmaya çalışıyor zannedip iyice sarmıştım onu. Uyuyakalmışım, sabah buz gibiydi… Kollarımdan mermer bir heykel gibi düşmüştü… Şimdi bu adama karşı da aynı korkuyu hissedip panikle dalmıştım içeri…  Elimde olmaksızın sarstım onu… Başını kaldırıp mavi gözleriyle baktı bana… ağlıyordu; gözlerime baka baka ağlıyordu… Mürekkep noktacığının suda dağılması gibi bir şeydi bu… Ayakları çıplaktı ve kan sızıyordu ince ince… Dikenli yollardan gelmişti besbelli. Nedense merak ediyordum hikayesini. Ama o hiç bir şey anlatmıyordu. Belki de böylesi içli içli ağlayışı kaybolmak istemesindendi…  Kaybolamamıştı. Mavi gözlerinde derin bir hüzün var gibiydi; anlatmak isteyip anlatamadıklarıyla dolu bir ömrü taşımıştı da yorulup bir soluklanayım diye durmuştu burada. Yaşı en fazla yirmi yediydi ama sakalları kırçıllaşmıştı, fazla hırpaniydi kılığı… Etraftakiler dedikodu kazanı gibi kaynıyordu ama kimseden tek çıt çıkmıyordu, sebebini anlayamadığım bir  sessizlik vardı…  Onun hikayesine duyduğum ilgi merak değildi; başka bir şeydi… Bir yardım etme isteğiydi hatta. Evet ona yardım etmek için yanıp tutuşuyordum… Şaşkın şaşkın sakinleşmesini bekledim ama o hâlâ gözlerime baka baka ağlıyordu.

“Kimsin sen?” diyebildim. Ağlamasını duraklattı, sanırım beklediği bu soruydu… İyice baktı yüzüme…

“Bir firar…” dedi. ” Bir konak… Hatta bir acı taşıyıcısı…  Ama asla zararlı biri değilim. Ben kendi hayatından firar eden biriyim…” deyip çıkardı başındaki eski şapkayı… Etraftaki dedikodu kazanından aaa sesleri yükseldi. anlayacaktım elbette. O bir firardı ben de bu firarda onun durağı… Hayatına devam etmesi şarttı ama önce biraz durmalıydı. Onu bu merak kuyusundaki insanlar arasında bırakmak, devrilen bir trenin patlamasını beklemek gibiydi.. onu dışarı çıkardım… O bir firardı ve eminim anlatacak çok şeyi vardı…

………

Bir yıl öncesi vardı bu firarın. Çakır Himmet derlermiş adına köyde; gözlerinin mavisi nam almış yürümüş bizim Çakır oğlanın. Pek bir zengin büyümüş Çakır oğlan.. Pek ukalaymış. Garipliği nereden bilsin ki… Köyde bir laf bir zaman almış başını yürümüş.

“Sümüklü Sayalı bade içmiş herhal. Türkü yakıp söylüyor.” diye konuşuyor köylü kadınlar. Sayalı, babadan kalma teli kırık bir bağlamadan başka bir şeyi olmayan gariban.. bir parça buğday pişirip getirmese konu komşu; ne pişirecek buğdayı var, ne buğday pişirecek biri var. Gariban Sayalı artık her toplantı meclisinin baş konuğu. Artık kimse sümüklü demiyor. Saygı duyuyor; Aşık Sayalı geldi diyorlar. Bizim Çakır Himmet de kıskanıyor Aşık Sayalıyı; kendisine zenginlikten Çakır denmiş Sayalıya fakirlikten sümüklü.. şimdi gel gör ki kendisi babasının itibarıyla geçiniyor; Sayalı olmus Âşık Sayalı. Bir gün gidiyor Sayalının yalnız yaşadığı eve;

“Bana âşık olmanın sırrını ver, dile ne dilersen. Ister para, ister altın.” diyor.

“Zenginliğin senin olsun sır insanın kendindedir.” diyor Sayalı.

Çakır Himmet anlamıyor, kendindeki sırrı nasıl bulabileceğini bilmiyor. Kasketini çıkarıp kafasını kaşıyor, duvara bakıyor, taşa bakıyor da kendinde sır falan bulamıyor.

“O zaman kendi sırrını kendin yaratırsın.” diyor Sayalı Çakır oğlana…

Varsın gitsin de nereye… Önce bir aşık olma hevesi tutturup bir bağlama  alıp çalıyor sağda solda Himmet bade içme temennisiyle. Doğuda aşık olmak baş üstünde tutulmaktır.. Her mecliste itibar görmektir. O itibarın peşine düşüyor işte Çakır Himmet. Gelmez ilham perisini çağırıyor sabahtan akşama kadar çay kenarında bağlamanın tellerine gelişi güzel vurarak.. bakıyor ki ne ilham perisi geliyor yanına, ne bir güzel deyiş çıkıyor ağzından; tekrar tutuyor Sayalı’nın evinin yolunu. Sayalı bu, sırrını vermez; bilir ki kendi sırrını verirse âşıklığı kalmaz.

“Ben oturduğum yerde doldurdum çilemi, sen de gezgin ol gezdigin yerlerde doldur çileni. Git yedi düvel dolan. Yalnız yanına kama, sapan almayacaksın. Bir yola çıkacaksın ki bir kuşa dahi dokunmayacaksın.” diyor bizim Çakır’a. Çakır seviniyor, gezerek âşık olmak kolayına geliyor. Alışmış yediği önünde yok dediği arkasında… Sanıyor ki kolayca olacak bu iş. Ne var ki gezmekte.. kama, sapan yoksa para çok. Parayla her işi yaptırırım nasılsa diye düşünüp ertesi sabah çıkıyor yola. Önce bir at arabası kiralıyor seyisiyle birlikte. Para bol cebinde, aç da kalmayacak, kuş bile incitmeyecek böylelikle. Annesinin babasının bütün etme oğlum, gitme oğlum ısrarlarına rağmen ikna olmuyor. Babası da cebine bolca dolduruyor parayı ki oğlum sefil olmasın.

“Hadi Allah’a ısmarladık.” deyip düşüyor yola Çakır. Bir şehire varıyorlar, Çakır durduruyor arabayı gidiyorlar bir lokma yiyip karın doyurmaya… Giriyor da önüne gelene zenginliğinden dem vuruyor, arabacı dürtüp duruyor ama ne fayda; Çakır mümkünü yok susmuyor. yola koyuluyorlar ve ıssız bir ağaçlıkta soyuluyorlar; para da gidiyor at da. Arabacı kaçıyor, bir başına kalıyor bizim Çakır… Parası yok pulu yok. Bir süre yürüyor devam ediyor yoluna. Ama acıkıyor zaman geçtikçe ve gitgide dayanılmaz bir hal alıyor. Dar atıyor kendini bir çalının arkasına, bakıyor kuşlar ötüşüyor narin narin. Çoraplarına lastik takarlar soğuk memleketlerde ,çorapları aşağı kayıp da üşümesinler diye… Çakır da takmış nakışlı çorabına kalın lastikler; çorabındaki lastiği çıkarıp bir sapan yapıyor kendine ama Sayalı’nın lafı çınlıyor kulağında:

“Bir kuşu bile incitmeyeceksin.”

Gerisin geri indiriyor sapanı Çakır, ağaç yapraklarını yiyor, yapraklar acı… Susuyor çamurlu suyu içiyor avuçlarında dinlendire dinlendire… Çayırdan geçiyor, çimenden geçiyor, düşüyor, kalkıyor… Evsizler görüyor, yardım ediyor, düşen görüyor varıp elini tutup kaldırıyor… Sonunda varıyor firarının son bulduğu yere… Bir yıl sonra “Acaba oldum mu aşık, buldum mu sırrı mı?” deyip giriyor eski bir dükkâna bir bağlama istiyor çevredekilerden. Bulup veriyorlar bağlamayı eline… Tellere vuruyor ama Çakır aynı Çakır… Ağlamaya başlıyor göğsüne taş bağlamışçasına elini kucağına bağlayıp… O sırada ben girip alıyorum onu içeriden. Böyle anlatıyor Çakır oğlan.

“Ama elbet bir şeyler öğrenmişsindir Çakır. Bu kadar eziyeti, taşa toprağa bata bata gelip ağlamak için çekmiş olmanı istemem.” diyorum.

“Elbet öğrendim kardeş.” diyor. “Yola ağa oğlu olarak çıktım ama köyüme insan oğlu insan olarak döneceğim.”

Yazar: Aynur Parlak