Güllü Mendil

Güllü Mendil

127
PAYLAŞ
Stars Dark Sky Beautiful Stunning

Armağan

Senin gözlerini

Dağlardaki çocuklara vereceğim;

Çayır çimen kokusu rüzgarlar dolusu

Ocaklarda tüten hayal

Yıldızlı bir pencere bozkırın yoksulluğunda

Harran’a açılan balıklı göl

Biraz anne,biraz kardeş

Çokça sevgili

Gözlerini senin,çocuklara

Sevsinler diye birazcık kendilerini…

Senin gözlerini

Çocuklara vereceğim kentlerdeki;

Onurlu ve uzak

Hilesiz ve çıplak

Bir su damlasından korunaksız

Ay ışığına ilmekler atan

Ebruli, derin

Bal kıvamındabir gizem

Biraz dost, biraz sitem

Çokça sevgili

Çocuklara, gözlerini senin

Sevsinler diye birazcık başkalarını…

Senin gözlerini

Evlerdeki çocuklara vereceğim;

Bulanık, huysuz

Kirpikleri odalarda kıvrım kıvrım yollar

Halkalanmış acı su

Bir kısılmış bir çözümsüz rüzgâr

Biraz öfke, biraz naz

Çokça sevgili

Gözlerini senin, çocuklara

Sevsinler diye birazcık ömürlerini

Şükrü Erbaş

Köyde anam tarlada doğurmuş beni, göbek bağımı taşla eze eze kesmiş, tülbentinden bir parça koparmış da bağlamış… Tarlada büyümüşüm ben. Emzirmiş, vurmuş sırtına torba misali, çalışmış da çalışmış. Bazı analar da evde bırakmış bebesini, tülbent içine şekerli su koymuş, bir ucunu da bebenin ağzına emzik niyetine verip bırakmış tarlaya gitmişler… Çalışmasan ekmek yok köyde… Köyün erkekleri neredeymiş diyeceksiniz? Kahvehaneye gitmek bir iş onlar için… Kadın kalkar sabah erken hem bebesine bakar, ekmeği yapar, sütü sağar, sobayı yakar… Kısacası bazı bazı kadın çalışır erkek yatar… Hele benim babam bırakmış gitmiş bizi ben daha ufacık bebeyken., Nerede hele bilmem, evlenmiş barklanmış.

Köyün bütün çocukları Bir araya gelir kızak kayardık kışları.. herkes alırdı babalarının çaktığı tahta kızaklarını koltuk altına, kara bata çıka gelirlerdi. Ben de kendim çaktım kızağımı.. çiviler ellerime battı da battı. Umrumda mı, kalbime batan sızı bini geçmiş. Anamın beli büküldükçe bükülüyor. Hele babam geldikçe aklına yüreği de bükülüyor. Daha çok küçüğüm.  Kendimi sevmeyi unutuyorum bazen. Anam kızdıkça bana

“O adamın oğlu değil misin?” diyecek oluyor. Boynum bükülüyor hüzünle ama ana yüreği işte dayanamıyor yüreğimi buruk görmeye sarıyor bütün şefkatiyle…

Ağzıma baba lafını alamıyorum. Hiç görmediğim bir adamı, hiç tatmadığım bir sevgiyi özlüyorum. Özlem, acı ve var olan ebeveynin yokluğu insanı güçlü yaşamak zorunda bırakıyor; çelik gibi sertleşiyorsun, sertleşmek zorunda kalıyorsun. Büyüyorsun eksik kala kala… Büyüdüm ben de geldim ömrün yarısına, geleceğe umut bağlaya  bağlaya… Çerçi gelirdi bizim köye, beyaz arabasının arkasında renk renk boncuklar, işlemeli çarşaflar, cıvıl cıvıl yolluklar…

“Bilmem kaç yeri dolandım Fate senin adamı da gördüm.” dedi çerçi. Anam içten içe merak ediyor babamı ama adı geçtiği anda elini tahtaya vurup

“Anmayın şu uğursuzun adını.” deyip kaçtı oradan. Ben dinledim çerçiyi. Sordum iyice neredeymiş babam, ne yapıyormuş. Bir kızı olmuş duydum ki, bir de oğlu. Bir kahvehane işletiyormuş.

Anam gönül koymuş, koyulmaz mı? Oturup kalkıp

“Ocağıma incir diktin,Allah ocağına incir diksin.” diyor. Babasız büyümenin acılığından olacak, karar verdim ki gidip bulacağım babamı. Anneme açıyorum fikrimi ama annem deliriyor öfkeden. Koskoca otuz yaşında adamım ama yine de çocukluğumdaki gibi annemden terlik yemekten kurtulamıyorum. Dışarı kaçıyorum. Her başımı içeri uzattıkça bir şey fırlatıyor kafamı uzattığım yere… tahta kapının tokmağı sallandıkça sallanıyor. Umudumu kesip çöküyorum kapının önüne. Anam insafa gelip sonunda kızgınlığını bir tarafa atıp geliyor yanıma.

“İyi, git de gör, yüzünü şeytan görsün diyeceğim ammaa baban işte ne deyim.” diyor. Sonra elbisesinin iç tarafına diktiği, para cüzdanı olarak kullandığı naylon poşeti çıkarıyor, içinden bir fotoğraf çıkarıp veriyor elime siyah beyaz:

“Baban bu.” diyor bulmakta zorluk yaşamayayım diye. Aradan geçmiş otuz sene bu fotoğrafta gencecik babam. Yaşlanmıştır şimdi hatta saçı başı dökülmüştür belki. Hay Allah! Arayayım da nerede… Nerede bulayım… Koca şehir kazan ben kepçe. Bir karar verdikten sonra dönülmüyor, bütün kahvehaneleri tek tek dolaşacağım daha yapacak bir şey yok. Sabahtan çıkıyorum yola.  Elimde siyah beyaz bir fotoğraf. Şehre vardığımda gecenin bilmem kaçı, açık yer bulunmaz. Işığı yanan bir çay ocağına girip çay içiyorum. Gariban görüyor beni adam soruyor.

“Hayırdır nereden gelip nereye gidiyorsun? Nerelisin? Kimsin?”

“Emmi babamı arıyorum.” diyorum başlıyorum anlatmaya. Sırtımı sıvazlıyor, “Öyleyse burada sandalyeleri birleştir kıvrıl uyu üzerinde,  sabah ararsın.” diyor. Perde arkasındaki ufak bir bölmeden sigara kokan, sarı, üzerinde yer yer çay lekeleri olan bir battaniye çıkarıp veriyor elime. Anlıyorum ki bu çay ocağının ağırladığı ilk kişi değilim.

“Sağol.” diyorum. Amca kalkıp gidiyor evine dükkanın anahtarını bana bırakıp. Ben kıvrılıp yatıyorum. Sabahları geç uyanma alışkanlığı edinmişim, anam nazlamış da nazlamış beni. Her yer ana kucağı değil… Çaycı emminin camekâna sert sert parmak tıklatmalarıyla uyandım. Telaşla fırladım ayağa.

“Kusura bakma oğlum rahatsız etmek istemezdim ama çayhane bura. Birazdan kahvaltıya gelir millet. Ekmek teknesi erken açılır ki Allah rızkını versin.” Bir çayını da içtim çaycı emminin düştüm yola. Şehir samanlık, ben iğne ucu arıyorum. Bul bulabilirsen.

Kahvehaneler kendilerini kaybetmiş ve bulmak için uğraşmayan ya da emeklilerin zaman geçirmek için ara sıra uğradığı; masaya bir kâğıt vurup iki kâğıt almayı eğlence bellemiş insanlarla doludur. Bir kahveler sokağı var ki dolaş dolaş bitiremezsin. Birinden çıkıp öbür kahveye giriyorum hep genç genç adamlar. Mümkünü yok bulamam derken dostlar kahvehanesinin camlı kapısından içeriyi gözetliyorum, bakıyorum duvarda bir portre asılı pek simetrik olmayan. Cebimdeki fotoğrafın aynısı ama renklisi. Muhtemelen daha sonra bir fotografçıda renklendirilmiştir. İçeriye giriyorum ve bir bardak çay istiyorum sıcak… Kafamda bin bir düşünce… Kimseye gidip “Şu duvardaki benim babam.” diyemem. En iyisi bir bahane bulmak ama ne?

“İş arıyorum.” dedim çayı getiren gençten oğlana.

“Abi kahvenin sahibi bu abi.” dedi ilerideki masada gazete okuyan renkli gözlüklü adamı göstererek. Ona gittim ben de. Yineledim iş arıyorum diye. Gazetesini kapattı aşağıdan yukarı süzdü beni. Çelimsizdim ona göre, hatta fazla zayıftım.

“Burası babamın. Ben seni ona götüreyim o karar verir.” dedi ve ayağa kalktı.

“Babam iyi adamdır ihtiyaç sahibi adama benziyorsun mutlaka bir yardımı dokunur sana. Eli kolu uzundur.” diye ekledi sonra.

Kardeşim olduğunu anladığım bu delikanlı bana acıyordu, bense onun kardeşi olduğumdan haberi olmamasına. Götürdü beni babama. Babam bana çay içirdi, şuraları süpürürsün çay demlersin gibi işler verdi. Hemen başla diyordu. Gerçekten iyi adammış diye düşündüm. En az on çalışanı vardı çünkü ve bir kahvehane için fazlaydı bile. Muhtemelen herkese açmıştı gönlünü, şu an benim oğlu olduğumu bilmeden bana kucak açtığı gibi… Dopdoluydu gözlerim. Babam karşımdaydı.

“Yaseminin oğluyum ben, tanır mısın Yasemin’i.” dedim. Elbette tanıyordu.

“Vayy Atilla!” diye sarıldı boynuma. “Bu senin kardeşin işte.” dedi beni getiren ve şimdi şaşkın şaşkın bize bakıp açıklama bekleyen delikanlıya ve ekledi “Git anana de ki Atilla gelmiş yemek yapsın yatak hazırlasın.” Anladım ki babam hep beni sayıklamış, unutmamış.

“Niye bıraktın bizi be baba madem beni özledin, hep beni andın?” Sevmemiş anamı, öyle dedi. O gece yedim içtim yattım. Eve biraz buruk döndüm ertesi gün. Anamı sevmemiş de gitmiş evlenmiş babam. Nasıl derim anama, bilirim ki soracak muhakkak. Ve sordu da… Yüzüm yere eğik…

“Sevmedim ananı dedi be ana.” dedim  en az onun kadar üzülerek. Anam başını tamam der gibi salladı yukardan aşağıya. Kalktı eski sandıktan lekeli çeyizlerini bir bir döktü  ortaya. Özledi herhal gençliğini dedim de dokunmadım. Dışarı çıktım köy gecesinin havasına karıştım. Babamı görmenin mutluluğu taşıyordu yüreğimden boğazıma kadar. Içeri girdiğimde annem çeyizlerini toplamış üst üste koymuştu, sobanın yanına kıvrılmış uyumuştu. Ben de uyudum. Ertesi sabah cerci gelmişti yine dolanıyordu ev ev. Bizim evin kilit demiri kapıya çarpa çarpa uyandırdı beni. Anam hırsla, bir geçmişi atar gibi çıkarıp çerçiye veriyordu çeyizlerini.

“Patikleri 5, tülbentleri 7 liraya satıyorum Fikret kardeş. Al götür bunları.”

Fikret aldı götürdü çeyizini annemin. El salladı annem arabanın ardından. Gençliğini, tek sevgisini, âşık olduğu tek adamı uğurladı içinden. Hoşça kal sen de güllü mendilim dedi başörtüsünün ucuna gözlerini silerken…

Hosça kal annemin babama nakışladığı güllü mendili…

Yazar: Aynur Parlak