Haritasız Bir Kent Yaratmak

Haritasız Bir Kent Yaratmak

Muzipliğin bini bir para, o denli verdim kendimi insanları güldürmeye... Altmış yaşındayım ve tiyatrocuyum. Derdim gücüm insanlara kahkaha attırmak.

191
PAYLAŞ

Doğu’nun kışı sert insanı merttir derler. Doğunun yazı da serttir. Soba kurulunca kalkmak bilmez. Ağustosta bir ay dinlendirilir tabi geceleri yine yanar hafiften, eylülde tekrar harıl harıl yanmaya devam eder. Yakıtı tezektir; sobaya tezeği doldurduğun an önce bir of püf eder sonra başlar gürültülü gürültülü yanmaya.. O zaman atarız közlere patatesi, tandıra  ekmeği.. Çökeriz yer sofrasının başına. Bir de tereyağı… En lüks yemekten daha çok tutar insanı..  Demem o ki doğunun kışı çok serttir; ustura gibi keser insanı. Ağustosun çilesi de bir başkadır. Hem yakar, hem de bir lokma su vermez.

Uzun kuyruklu ala karga süzüle süzüle geldi durdu korkuluğun başında. Ya kargalar uyanık ya da biz insanlarda var bir akılsızlık. Korkuluktan biz korkuyoruz da kargalar korkmuyor öyle değişik bir durumdayız. Babamı yeni koymuşuz toprağa da gelmişiz tarlaya, ekin biçmeye büyük ağabeyimle.. Annem yollamış bizi kendisi evde baş sağlığına gelenleri karşılıyor. Burası köy yeri: Acı yaşamaya kalkıp evde oturup ağlamaya bakmaz, bir yağmur yağarsa çürütür hasadı da bir kış aç kalırız. Daha 10 yaşındayım. Ne elim orak tutuyor ne sırtım biçin.. Makineler daha kurulmamış o zaman köye, el işçiliği yapıyoruz. Karga azığımıza göz dikmiş belli ki… Yaşım da küçük boyum da… Arabaya binip samanları düzeltmeye kalkıyorum; abim samanları attıkça başıma dökülüyor altında kalıyorum. Aşağı inip samanları arabaya yüklemeye çalışıyorum kaldırdığım samanı rüzgar alıp kaçırıyor. Abim kovuyor en son git bari azığımıza sahip çık. Ben daha çocuk, doğaya meraklı…  Etrafı incelemeye koyuluyorum: suya bakıyorum, dağa bakıyorum, kafamda yıldızları tasarlıyorum coğrafya düşünüyorum, sorular üretiyorum kendi kendime cevaplarını bir bir öğrenmek üzere. Bu kuş neden burada, göl suları neden tatlı… Derken karga alıp kaçırıyor minik azığımızı. Daha farkında değilim tabi aç kaldığımızın. Abim yorgun argın gelip çöküyor yere beni çağırıyor gel de bir şeyler yiyelim diye. Ben aranıyorum abim aranıyor küçük bez torbamız yok.. Abim anlıyor durumu elini yüzüne sürtüp kahkahalarla gülmeye başlıyor.

-Nerde azık oğlum?

-Ağabey vallaha a şuraya koymuştum, örtünün altına

Tabi sözde sahip çıkmışım azığımıza. Sanki oraya koyunca hiç bir şey olmayacak gibi gelmiş. Ama karga bu sorar mı adama? Almış kaçırmış işte. Ağabeyim yıllarca güldü üstüme. Beni tarlaya götürmedi bir daha. Hoş fena da olmadı ya… Bütün yaz dolaştım köyde, kuşlar gibi derede yıkandım… Ağabeyim anneme komşulara anlattı da güldürdü herkesi üstüme katıla katıla. Ben daha çok güldüm ama. İnsanları güldürmek öyle hoşuma gitmişti ki, bunu bir meslek haline getirdim. Bizim köyde ayakkabılarını ters koyan kadın evlenmek istiyor derler; annemin ayakkabılarını ters koydum saklandım bir köşeye.  Annem ayıkladığı, yıkadığı pirincin suyunu dışarı serperken fark etti de anladı benim muzipliğim olduğunu.

“Meherrem meherrem canı çıkasıca bu senin işin.” diye seslendi kendi şivesiyle. Kıkır kıkır güldüğüm yerde bulup kovaladı beni tabi. Muzipliğin bini bir para, o denli verdim kendimi insanları güldürmeye… Altmış yaşındayım ve tiyatrocuyum. Derdim gücüm insanlara kahkaha attırmak.

Geçen pikniğe gittik ailecek. Hanım pek bir yavaş yürüyor, sallana sallana. Bulduk yeşili dağı tepeyi,

“Hadi az şuraya doğru yürüyüş yapalım.” dedim dereyi göstererek. Kalktık gittik yürüyüşe. Meğer bir ala karga tünemiş, gölgesinde dinlendiğimiz ağacın tepesine. Yürüye yürüye ağacın altına doğru gelirken baktık ki ne görelim karga almış kaçırıyor bizim yemeği. Eyvah ki eyvah.. Aç kaldık. Sonra aklıma geldi çocukluğum.. Kargalar yüzlerce yıl yaşıyor demişti bize öğretmenlerimiz. Belki çocukluğumla getirmiştim bu kargayı buralara.. Ah be anam gitsem şimdi köye, bulsam o ters çevirdiğim ayakkabılarını… Az ekmek ufalasam içlerine, gelir misin sen de kuş olup beni görmeye?

Ahhhh..

Kim bilir?

Yazar: Nur Parlak