Işık’ın Karanlığı’ndan, Karanlığın Işık’ına…

Işık’ın Karanlığı’ndan, Karanlığın Işık’ına…

178
PAYLAŞ

Işık’ın Karanlığı’ndan, Karanlığın Işık’ına…

Fantastik roman okumayı ve fantastik film seyretmeyi severdi. Genç bir kızın neden bu tür hikayeler sevdiğini açıklamak zahmetinde bulunmazdı çoğu zaman. Onların neden fantastik hikayeler sevmediğini açıklamaları gerekirdi halbuki…
Okuldan dönmüştü, odasına girdiğinde sabah saatlerindeki uykulu koşuşturmacanın izleri hala odanın zemininde duruyordu. Pencereyi araladı. Işık’ı gözü aradı, Işık nerede olabilirdi?

Gözlerini kıstı, içinde bulunduğu anın zamansal karşılığına baktı ve hızla mutfağın önündeki cama yöneldi. Mutfak perdesinin etek kısmındaki kabarıklıktan Işık’ın akşam güneşinin keyfini çıkardığını anladı ve bir kralın önünden ayrılırmışçasına geri adımlarla ve elini havada birkaç kez döndürerek ve eğilerek mutfakta çıktı.
Işık onun fantastik kahramanlarından biriydi… Sadece “gören” bir kedi…

Aslında, Işık görme engelli bir dişi kediydi, ama görüyordu, algılarımızdan biraz farklı da olsa… Işık sinekleri büyük bir ustalıkla avlıyor, onca eşya arasında herhangi birine çarpmadan hızla koşarak istediği yere ulaşabiliyordu. Hatta sinsice bazen yarısı koltuğun arkasında görünmediğini zannederek saklanıyor, komik bir hal alıyordu. Birçok insan Işık’ın gözlerine baktığında “canavar”ın gözlerine bakmış gibi hisseder, dehşetle şaşkınlık duyguları arasında savrulurlardı.

Oysa o “canavarları” severdi. Canavarları, devleri, ejderhaları, boyutlar arası yolculukları, yetenekleri, farklı dünyaları, uzayı, sezgileri, mistik güçleri, sihirleri, Xcalibur’u, mutantları, star wars’taki tüm karakterleri, Master Yoda’yı, cüceleri, hobitleri, Harry Potter’ı… Kim bilir belki de tüm fantastik dünya “ışık” ve “karanlık” üzerine kurgulandığı içindi, kedisi gözleri iltihaplı haldeyken onlara geldiğinde adını “Işık” koyması.

Odasına döndü, araladığı camın önündeki ince perde Collesium’da savaşçıların ağrılarına eşlik eden gecelerde, hayallerinde canlandırdıkları üst sınıfa ait kadınların ince elbiseleri gibi sallandı. Collesium… Ah bir görebilseydi orayı, anlardı acılarını oranın… Mekâna kazınmış hikayelerin duygularını yakalamakta ondan iyisi yoktu…

Yatağına uzandı, elini hemen yatağının yanındaki kitaplara uzattı ve gözlerini kapatarak ellerinin bir kitap seçmesine izin verdi. Kitabı eline aldı ve kaldığı yerden devam etmeye başladı. Sayfa 79, ikinci paragraf…

“Her şey bittiğinde gökyüzüne baktı. Elini uzattı, bulutumsu karartıya dokundu. Karartı, kan kokusunun ağırlığını kusarcasına acı bir çığlık attı. Bu çığlıkla, ölüm sessizliğinin üzerine serilen örtü hafifçe aralandı.
Gene bir yok oluş şöleni içinde kendine verilen en etkin görevi oynamaya başladı. Etrafa saçılmış et parçaları ve puslu ağır hava, tam da koku yiyicilerin istediği kıvamdaydı. Bu diyarlarda, kokusuzluk ölümdü.
Bulutumsu kabartının çığlığı bitince koşmaya başladı. Tüm cesetler üzerinde yuvarlanıyor, en güçlü olmanın büyülü histerisiyle benliğini kaybediyordu. Koştukça arkasında bıraktığı her bir parçasının kokuya bulandığından emin olmak istedi. Burada zaman ilerlemez, sadece zamanın katmanları içerisinden geçerek zaman çarkı çalıştırılabilirdi. Zamanın katmanlarından geçerken de her katmanda bıraktığın senle, bir sonraki sene yetişmek için harcanan nefessiz çaba, sonsuzluğun ritmindeydi. “

Birden annesinin seslendiğini duydu “Kızım ! Yemek yapıyorum, al şu Işık’ı. Ayaklarımın altında dolaşıyor. Vallahi takılıp düşeceğim bir gün! Bak kime diyorum”… Elindeki kitabı bıraktı, usulca yerinden kalktı. Üzerine görünmez kalkanını geçirdi ve koridordaki görünmez kılıçların keskin çığlıklarından etkilenmemek için miğferini kafasına geçirdi. Ağır ve emin adımlarla uzun yolun başında durdu. Ellerini havaya kaldırdı… “IŞIK dedi, senin yok edemeyeceğin karanlık yok ! ve ben senin sessiz koruyucularından sadece biriyim… Yürümeye başladı, Işık huysuz ve şımarık bir kafa darbesiyle dizlerinin altına süründüğünde “Of dedi, hadi odamıza gidelim”…

Odaya gittiğinde tekrar yatağına uzanıyordu ki, Işık ondan önce yatağa kurulmuştu bile… Gözü dün okuduğu ve nerede kaldığını unutmamak için açık bir şekilde ön ve arka kapağı yukarı bakar şekilde bıraktığı kitabına ilişti. Yeni okumaya başladığı bu kitap onun kalbinin kıpırdanmasına neden olmuştu. Genç bir kızın fantastik bir öyküde “aşk”ın tılsımlı kapısını aralaması şaşırtıcı bir şey değildi aslında… Sayfa 2, ilk paragraf…

“Nasıl olduğunu hatırlamayacak kadar küflü zamanlarda kalan bir bağ ile bağlıydılar birbirlerine. Bir o kadar yaşlı, bir o kadar genç ruhlarının kaçıncı tanışmasıydı bilinmez ama, bu seferki çok farklıydı. Kalbi ve nefesi bir olan iki ayrı beden gibiydiler, bir arada olduklarında tüm evren onların akışına ayak uydurur ve şekil alırdı sanki. Rüzgâr birbirlerinin nefesini duysunlar diye usulca yön değiştirir, yapraklar fısıltı halinde süzülmeye başlar, şefkatli bir el avuçlarının içine alırdı onları. Sadece yan yana gelmeleri yeterdi. Onlardan bağımsız, onlardan fazla, onların bile anlamlandıramadığı ama çok da iyi bildikleri bir melodi başlardı derinlerde… Susamışçasına birbirlerini dinler, dinler, doyarlardı… Bu ahenkli varoluş dansına şahit olan herkes yaratıcının muhteşemliği karşısında büyülenir, ve gelmesini istemedikleri zamanın acısıyla kıvranırlardı…. Zaman elbet gelecekti, ya da hep oradaydı !
Aralarında 15 ay vardı. “O” daha önce doğmuştu ve tapınağa geldiğinde 4 aylıktı. Delici bakışları ve duygularını göz bebeklerinde saklayan bir hali vardı. Göz bebekleri büyür ve küçülürdü sanki. Nasıl olduğu anlaşılmayan derin bir tezatlık ve sarsıcı bir uyum içinde olan göz rengini tanımlamak imkansızdı. Huzursuz ve atak halleri bebekliğinden beri ele avuca sığmaz duyguları en göze batan özellikleriydi. Huzursuzluğu “diğer O’nun” gelişi ile sona erdi. Ve hayatları boyunca bu huzurun devam etmesi gerekliydi, çünkü “O” öyle istiyordu.
“Sen ! Yeter artık diye bağırdı” kilimci lakabını verdikleri öğretmenleri. İrkildi, içindeki ılık bahar rüzgarları yerini sert ve acıtan kaos dolu rüzgara bıraktı. Nasıl oluyordu da duyguları bu kadar hızlı değişebiliyordu, o bile şaşkındı. Ama öfkesinin ateşi gözlerinden yansıtılmışçasına kilimci Hoe’ye baktı…
Hoe’ye kilimci demelerinin nedeni, her anlatısının arkasında cümlesini “kilim desenlerinin bütünü şeklinde olacak tüm öğretilerimiz” dediği için takmışlardı. O ve “diğer o” koca tapınaktaki en küçük öğrencilerdi. O ve “diğer o” derlerdi tapınaktı onlara, kendileri de “ben” ve “diğer ben” derlerdi birbirlerine. Kendi yaşıtları olan başka bir tanıdıkları yoktu ve bu tapınak tüm diğer öğretmenler ve sessizce oradan oraya süzülen, yaşadıklarından dahi emin olamayacak sessizlikteki öğrenciler ile son derece kasvetli ve sıkıcıydı. “

Annesinin sesi an’ı deldi geçti. “Yemek hazır, hadi kızım. Bak baban da geldi. Hiç duyuyor mu beni.. Kızııııım”. Kanayan an’dan kalan sadece elindeki kitaptı, ve o zamana eşlik eden nefis yemek kokuları.

Işık’a sarıldı. Benim güzel gözlüm. Kim demiş sen görmüyorsun diye, asıl görmeyen onlar. Onlar Işık’ın karanlığına ağlıyorlar, ben karanlıktaki Işık’a aşığım… Ve biliyorum ki, en ufak bir Işık koca karanlığı delmeye yeter…

Yazar: Uğur Zat